28 Temmuz 2008
Kız Kulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero’nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero, Afrodit’in rahibelerindendir ve aşkla yasaklıdır. Hero yıllar sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye yüzerek gelmesi ile aşklarını kutsarlar.Kız Kulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero’nun, Leandros’un yolunu bulması için yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularında boğulur. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini boğazın serin sularına bırakır.
Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı bir “Yılan” hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızının onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.En son anlatılan hikaye ise Osmanlı dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi’nin askerleri ile Kız Kulesi’ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Evliya Çelebi’nin notlarına göre Battal Gazi İstanbul’u Bizans’ın elinden almak için Emevi ordularıyla birlikte gelir, Kız Kulesi önündeki kıyıya mevzilenir. Bir süre sonra Battal, İstanbul’un Asya kıyılarında kontrolü ele geçirince dönemin İstanbul tekfuru kızını ve hazinesini Kız Kulesine saklar ama Battal Gazi çoktan tekfur kızına gönlünü kaptırmıştır. Bir gece Kız Kulesine girmeyi başarır. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı bu hikayeden gelir. Daha sonra Tekfur’un kızını Afyon’a kaçırır ve bir kaleye yerleştirir. Fakat bir gece Battal Gazi kalenin dışında uyurken, kaledeki sevgilisi düşman askerlerinin geldiğini görür ve Battal’ı uyandırmak için taş atar ama ne yazık ki o taş Battal’ı şehit eder.Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız Kulesi ismini vermişlerdir.Kolyan Türkye”de en güzel dir erkek. 




16 Temmuz 2008

SÜRYANİ SANATI VE ESERLERİ :
Süryaniler çok zanaatkar insanlardır. Özellikle taş işçiliği ve el sanatları konusunda (kuyumculuk ve gümüş işlemeciliği) çok ileri bir toplumdur. Süryanilerin yerleşim bölgelerinde bu etki hemen kendini belli eder. Süryani taş ustaları inşa ettikleri taş evlere ve ibadethanelere işlemeleri ile hayat verirlerdi. Süryani Kiliseleri içindeki İkona ve resimler bugün bir çok insanın ilgisini çekmektedir. Dünyada SİT alanı ilan edilen üç şehir vardır. Bunlar Kudüs, Venedik ve Mardin’dir. Mardin’de Süryanilerin mimari alanındaki etkisini çıplak gözlerle fark etmek çok kolaydır. Türkiye’de yaşayan insanların tarih eserlerine olan hoyratlığı ve bilgisizliği bazı yerleşim alanlarında bu etkiyi ortadan kaldırmıştır. Süryani tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Urfa’da bir çok eser cehalet yüzünden kaybolmaya yüz tutmuştur. Süryanilerin bu bölgeden göç etmeleri ile birlikte o bölge ekonomik ve sanat açısından çok önemli şeyler kaybetmiştir. Süryanilerin tarihi eserlerinden bazıları Deyrulzafaran Manastırı: 1600 yıllıktır. İlk olarak güneşe tapanlar burayı mabet olarak kullanmışlardır. Manastır 1293′ten 1932′ye kadar Süryanilerin patriklik merkezi olarak kullanılmıştır. Manastır adını yörede çok sık yetişen “Safran, kekik bitkisinden almaktadır. 365 odadan ibaret olan bu muhteşem yapı Mardin’in 1 km uzağındadır. Bir zamanların Süryanilerin patriklik merkezi Mardin’de bulunan Deyrulzafaran manastırındaydı. 1932 yılından sonra patriklik merkezi Suriye’nin Şam kentine taşınmıştır. Süryanilerin şu andaki patrikleri sayın Zekka Ayvaz’dır. Bugün için dünyanın 12 bölgesinde görev yapan Süryani metropoliti vardır. Bu 12 metropolit her sene patriğin başkanlığında toplanarak dini açıdan çeşitli kararlar alırlar.

Mor Yakup Manastırı:
Deyrulzafaran’ın bir kilometre kuzeyindedir. Ünlü Süryani yazar ve tarihçisi Suruçlu profesör Mor Yakup’un adıyla tanınmıştır. İki kilisesi vardır. Birinci veya ikinci asırda inşa edilmiş ve kayanın içine oyulmuştur.

Mor Gabriel Manastırı:
M.S 397 yılında inşa edilmiştir. Midyat’ın 18 km doğusundadır. Bir zamanlar içerisinde sayısız kitap bulunan bir kütüphane ve binlerce öğrencinin eğitim gördüğü bir teoloji fakültesi varmış. Süryanilerce çok önemli bir yapıdır. Güneydoğuda yaşayan Süryanileri dini açıdan temsil eden metropolitin makamı buradadır.
Kırklar Kilisesi:
Urfanın merkezindedir. Urfa’nın en eski camiisi olarak bilinen Ulu Camiinin Kızıl Kilise üzerine 1145 yılında yapıldığı sanılmaktadır. Ulu camii, ayrıca geçtiğimiz yüzyılda kullanılmaya devam edilen Kırklar kilisesinin çan kulesini bugün minare olarak kullanmaktadır.
süryani el yazmasına dair bir örnek
süryani dili
Dünyada konuşulan ilk lisanın “Aramca (Aramice) ” olduğunu belirten pek çok bilgin vardır. Kutsal Kitaplarda, Nuh Peygamberin üç oğlu olduğu ve bunların Sam, Ham, Yafet adında olduğu yazılıyor. Gemiden çıktıkları zaman Şınar diyarında bir ova bulurlar ve orada yerleşip çoğalırlar. İnsanlar çoğalınca Babil Kulesini yaptıklarına dair açıklamalar da yine Kutsal Kitaplarda anlatılır.

Tanrı insanlara kızıp işte orada bütün dünyanın dilini karıştırarak 15 dile ayırır. Bazı Arap ve Yunanlı tarihçiler bu dillerin 72 olduğunu yazar. Sami dil ailesinden beş kavmin dilleri türemiştir. Bu kavimler: İbraniler, Aramiler, Asurlular, Elamlar ve Babillerdir (Öztemir,1988,S:46).

Mor Mihayel ve Bar Hebraeus tarihlerinde Sam’ın beş oğlu ve her birinin ayrı bir dili olduğu yazmakta. Buna göre Aram, Sam’ın oğludur. Aram’ın konuştuğu dil Aramcadır. Bu dili konuşan kavmin, çoğunlukla Asya’nın büyük bir bölgesinde yaşadığı ve bölgeye Aram denildiğini yine tarihten öğreniyoruz.

Dine bağlı olmadan açıklamaya çalışırsak Aramca dilinin kaynağı, eski Mezopotamya dillerine dayanır. Bu eski Mezopotamya dillerinden temellenen, ama onlardan daha basit ve kullanışlı bir yazı sistemi olan Aramca zamanla tüm Sami dillerinin yerini almayı başarmıştır (Bilge,1996,S:49). Aramca, en parlak zamanında, İ.Ö.300 ile İ.Ö.650, 600 bin kilometrekare genişliğinde bir alanda konuşuluyordu. Değişik çağlarda İngiltere’den Çin’e kadar uzanan alanda serpili olarak yazılı belgeler bırakmıştır. Aramca zaman içinde Akkad (Asur, Babil), Ken’an (Ugarit, Fenike, İbrani…) dilerini bastırarak onların yerine geçmiştir (Günel,1970,S:61). Babil esaretinden sonra İbraniler bile kendi dillerini bırakarak Aramca konuşmaya başladılar. İranlıların, Ahaimaniş ve Pers devletlerinde de kullanıldığı gibi Sasaniler çağında bu dil sönen Akkadca’nın yerine bütün Ön Asyanın idare ve milletlerarası dili olmuş; Doğuda Yunanca’nın yayılmasını durdurmuş ve Anadolu’da İranlı satraplar sikkelerini Aramca bastırmışlardır. Kapadokya’nın Arabissos (Arapsun) şehrinde Aram harflerle Aramca yazıt bulunması ve bunun din yazıtı olması; ayrıca eski Anadolu’da eski Sardeis (İ.Ö. IV. yüzyıl) şehrinin kazıları 1921′de yapılırken Aramca-Lydce olmak üzere iki dilde yazılı sekiz satırlık bir mezar yazıtının meydana çıkması, bu dilin Ege kıyılarında Yunanca’ya rekabet ettiğini göstermiştir (a.g.e., S:62). Aramca’nın diğer Sami dillerinin yerini almasının önemli bir nedeni de diğer Sami halklarının konuştuğu dile çok yakın olmasıydı. Bu neden Aramilerin para ve ticarette etkin olmaları ve Akamenya İmparatorluğu’nun Aramca’yı imparatorluğun resmi dili kabul etmesiyle çakışınca, bu süreç kendiliğinden hızlandı ve tüm Sami halkları bu dili benimsedi (Bilge,1996,S:49).

Aynı zamanda Aram dili Hazreti İsa’nın bütün vaazlarında ve gittiği her yerde kutsal kılıp kullandığı dil olmuştur. Hatta kilisedeki ilk ayin, yine Aram dili ile yapılmış ve İ.S.51 yılında Kudüs kentinde yapılan ilk Sinod’da toplananlara verilen temel kilise kuralları da Aram dili ile ayrıca Matta İncili de Aramca yazılmıştı. Aramca İ.S. VII. Yüzyılda arkasından gelen Sami ırkının lisanı olan Arapça’ya yenilmiş ve zamanla silinerek köylüler tarafından konuşulan bir lisan halini almıştır. Bunun başlıca sebebi Aramca’nın yayılmış bir uygarlık dili olmasına ve görkemine rağmen, Aramilerin egemen siyasi hayatı pek az sürdüğünden ( Orhoe-Edessa, Süryanice : Urhai; İ.Ö. II.yy. , İ.S. III. Yüzyıl ortası ) büyük ve başlı başına bir devlet dili olamayıp silinmiştir (Günel,1970,S:62). Bu dilin Doğu ve Batı olmak üzere iki diyeleği vardı. Batı Aramca’nın en eski örneklerine Suriye ve Anadolu sınırında küçük beylikler kurmuş Arami krallıklarının bıraktıkları yazıtlarda rastlandı. Bunun dışında Mısır ve Filistin’de, Tedmur ve Palmira’da da konuşulan dildi. Eski Doğu Aramca’nın en eski örneklerine ise, İ.Ö. IX. ve VIII. Yüzyıllarda Akkad bölgesinde, Akkadça ile birlikte yazılan kitabelerde bulundu. Doğu Aramca çok geniş coğrafi alanda konuşulan diyeleklerden oluşuyordu. Fakat Doğu Aramca’nın ve tüm Aramca’nın ağırlık merkezini oluşturan Süryanice’dir. İ.S. II. yüzyılla birlikte Hıristiyanlığı kabul eden Asurlular, merkez Urfa olmak üzere, bu dille zengin bir edebiyat oluşturdular. Fakat V. yüzyıldaki kristoloji tartışmalarında Ephesos (Efes) 431 ve Khalkedon (Kadıköy) 451 Konsülleri sonrasında Süryani kilisesiyle birlikte Süryani dili de iki kolda gelişme gösterdi (Bilge,1996,S:49).

Büyük Larousse Ansiklopedisi Edessa (Urfa) Aramcasının lehçesi olan Süryanice’nin bu kentin İ.S. II.yy.’da Doğu Hıristiyanlığının önemli merkezlerinden biri olunca çok önem kazandığını ve Hıristiyanlar için dinsiz terimiyle eşanlamlı Aramca ile karışmaması için Süryanice adını aldığını iddia ediyor. Daha sonraki açıklamaları ise şöyle: Bu dil Yunanca’nın ardından, Doğu Roma imparatorluğunun en önemli dili oldu ve Nesturi misyonerlerle Çin’e dek yayıldı. III. yy.la VII. yy. arasında, özellikle dinsel nitelikli büyük bir edebiyat gelişti (Kutsal Kitap çevirileri ve yorumları, Azizlerin yaşamları, ilahiler ve şiirler). Ancak dinsel edebiyatın yanı sıra Yunan felsefe ve bilim geleneği doğrultusunda da ürünler verildi (genellikle, artık özgün metinleri yok olmuş birçok Yunanca yapıtın çevirisi) . Teolojik tartışmalar nedeniyle, Süryanice konuşanlar V. yüzyılda, Doğuda Pers etkisiyle Nesturiler ve Batıda Bizans etkisiyle Süryani Ortodokslar olmak üzere ikiye ayrıldılar. İki öbekte, özellikle ünlülerin söyleniş özellikleri ve bunları yazıda belirtme biçimleri nedeniyle ayrı lehçeler gelişti.

1. Batı Süryanice
Bu dil Bizans Döneminde Urfa’da konuşulurdu. Bu dili bugün:
a. Süryani Ortodokslar veya Batı Süryaniler,
b. Maruniler kilise dili olarak,
c. Melkitlerin bir kısmı hala konuşurlar.

2. Doğu Süryanice
Bu dil bugün İran’da Nesturiler tarafından konuşulmakta olup Nisibis (Nusaybin) okulu vasıtasıyla gelişmiş ve yayılmıştı (Aydın .E.,1982,S:106).

Aramca işlek yazısının değişik bir biçimi olan Süryani abecesi, tümü ünsüz 22 harften oluşur. Başlangıçta ünlüleri belirtme olanağı bulunmuyordu. VIII. Yüzyılda Kutsal Kitap’ın geleneksel okunmasını kurallara bağlamaya yarayan birçok ünlü dizgesi gelişti.
Süryanice bugün Batı Süryanilerinin kullandıkları Süryani abecesi ile yazılmaktadır. Bu abece İbraniceye yakın olup eski şekillerine “Estrangele ” harfleri denir. Süryanice Arap işgalinden sonra da XIII. yüzyıla dek yaşadı ve Araplara Yunan uygarlığının bilimsel mirasını aktarmaya yaradı. Bugün Süryanice Ortadoğu’daki birçok Hıristiyan toplumun dinsel törenlerde kullandığı dildir.

Bugün Süryanice Türkiye’de Tur-Abdin (Mardin-Midyat bölgesi), Şırnak, Hakkari (Beytulşabap) bölgelerinde; İran’da Urmiye bölgesi ile Kuzey Irak, Suriye ve Lübnan’daki Süryanilerle öteki bazı küçük topluluklarca konuşulmaktadır. Ayrıca bu ülkelerden Avrupa ve Amerika’ya göç eden Süryaniler de bu dili günlük yaşamlarında kullanıyor. İstanbul’da da Süryanilerin bir kısmı hâlâ bu dili ana dilleri olarak kullanmaktadır. Benim gibi İstanbul doğumlu Mardin’in içinden bir aileye mensup Süryaniler ise maalesef bu dili konuşamamaktadırlar.
Acı olan bu kadar köklü ve tarihi öneme sahip hazine değerindeki dili kendi sahiplerinin bir köşeye atması hatta küçümsemeleridir. Sevindirici olan ise gençlerin yitip tükenmekte olan, solup kuruyan bu köklü ağacı canlandırmak için çalışmalarıdır. Temennim ve inancım insanlık varoldukça her dilin varlığını gelişerek sürdürebilecek bir ortam bulabilmesidir…
15 Temmuz 2008
süryaniler kimdir
Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Mezopotamya’da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen eski Mezopotamya halklarının yani köklü bir kültürün mirasçılarıdır. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir. Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.
Süryanilerin kökeni ve nerden geldiklerine dair bilinen üç farklı görüş vardır.Bu görüşlerden birisi, Süryanilerin Aramiler’den geldiğini savunan tezdir. Bu tezin dayanağı Süryani halkının Aramca konuştuğu ve bundan dolayı da kökeninin Aramiler olduğunu iddia etmektedir. Süryanilerin kökenine dair ikinci görüş ise Süryanilerin Asurlular’dan geldiğini savunan tezdir. Bu görüşe göre Süryaniler, eski Mezopotamya’da imparatorluklar kurmuş olan Asurlular’ın torunlarıdır. Bu iki görüşün eksiklikleri, Süryanilerin kökenini tüm eski Mezopotamya halklarına dayandığını belirten yeni bir görüş ortaya çıkarmıştır.
Aslında bu farklı görüşlerin önemi, getirdikleri tarihsel açıklamalardan ziyade, bu görüş sahiplerinin Süryaniler için düşledikleri farklı toplumsal modellere sahip olmasındadır. Yani Asur görüşünü savunanlar, Süryanilerin öncelikle siyasal bir toplum olmasını arzu etmekte; Arami görüşünü savunanlar ise daha çok inanca dayalı bir toplum modeli oluşturmak ve bu model çerçevesi içinde toplumu bir arada tutmaya çalışmaktadırlar.
Aslında Asur ve Arami ile anlatılmak istenen halk aynıdır. Söz konusu olan halk, Eski Mezopotamya kültürünü taşıyan ve inancı bakımından Hıristiyan olan bir topluluktur. Bu halk Irak ve İran’da daha çok “Asur” adıyla tanınırken, Suriye ve Türkiye’de aynı halk için “Süryani” adı kullanılmaktadır. Süryani kelimesi özellikle Hıristiyanlığı sonrası yaygınlık kazanmıştır ve Hıristiyan olan Yukarı Mezopotamya halkını belirtir. “Asurlu” kelimesi ise İsa’dan önceki Yukarı Mezopotamya halkı için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle “Asurlu” kelimesi “Süryani” kelimesi ile anlatılmak istenen halkın Hıristiyanlıktan önceki zamanını belirtir. Bir yerde bugün bu halk için kullanılan, “Asur”, “Arami”, “Süryani” (ve daha başka adlar; Keldani, Maruni vs.) kelimeleri aynı topluluğu nitelemektedir.
Süryanilerin kökenini sadece Aramilere veya Asurlulara dayandırma çabalarının , Mezopotamyanın eski tarihine bakıldığında çok anlamlı olmadığı görülecektir. Buna karşılık Süryanilerin kökenini, tüm eski Mezopotamya halklarına (Fenikeliler, Akkadlar, Keldalılar, Babiller, Kenanlar, Asurlular ve Aramiler) dayandırmak daha mantıklıdır. Çünkü bütün bu halklar aynı kökenden oldukları için daha kolay kaynaşabilmişlerdir. Aynı dili konuşan, benzer örf ve adetleri yaşayan bu halklar Hıristiyanlık inancı ile birlikte aynı dine de sahip olmuşlardır. Ve bu eski halkların temeli üzerinde, yeni bir ada sahip olan Süryaniler doğmuştur.
Süryani’ Adı Nereden Geliyor?
Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği; Süryani adının ya Mezopotamya’daki bir şehirden ya da bu coğrafi bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır. Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge’nin, Yeryüzü Yayınları arasında çıkan ve 1992 yılında basılan “Anadolu’nun Solan Rengi Süryaniler” kitabından alınmıştır.
1) Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren Kilikos’un kardeşi Suros’tan geliyor. Süryani adı da bu sözcükten türüyor. XII.yy’da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti (Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros’un adına izafeten, egemenliği altındaki ülkenin “Surisyin” olarak adlandırıldığını, daha sonra Surisyin adındaki son “s” harfinin atılarak “Suriyin” şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya başlandığını söyler.
2)Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün onuna bir ‘y’ eklenerek “Asurya” deniliyordu. Yunalıların kullandığı ve gitgide yaygınlık kazanan “Asurya ve Asuryan” kelimeleri Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi. Tarihsel süreçte “A” harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani) şeklini almıştır.
Süryanilerin millatan önceki tarihleri, eski Mezopotamya’da yaşayan ulusların tarihidir. Hıristiyanlık inancı tüm yukarı Mezopotamya’daki halkların tek bir potada erimelerini sağlamıştır. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya’nın en eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır.
Yukarı Mezopotamya’nın yazılı tarih evresi Akkadlarla başlar. İ.Ö.3000′lerde Sümerin kuzeyinde yer alan Akkad’da ve Fırat’ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurulmuştur. Buradaki halk, Sümerler’e benzemeyen bir kabileden (tribulan) oluşuyordu. Bu kabile bir Sami dili (Akkadça) konuşuyordu ve Mezopotamya’nın batısında bulunan ovalarda yaşayan Tribulerle akrabaydılar yani Akkad’ın Samileri batıdan gelmişlerdi. (1)Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi. Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa zamanda büyük fetihler yaptılar. “Dünyanın dört bölgesinin kralı” ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir. (2)
Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000′lerde Orta Fırat dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve tanrısını ismini alan Asur kentidir. (3) Daha sonra bu kabile adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir.
Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır.
Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya’da Asurluların yarattıkları kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova, Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya’nın güney kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan bölge Yukarı Mezopotamya’nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir.
Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor. Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan etkilendiğini göstermektedir.
Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca’daki Harranu’dan gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol’dur. Bu adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar’dan kalma kitabelerde “Kaşiari Dağları” diye sözü edilen bölgenin Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan “İzala’da” o dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi kullanılmıştır.
Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük bir kente aittir. Nusaybin’in 15 km kuzey-doğusunda bulunan Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice) yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa’dan önceki döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin), Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır. (4)
Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.’ki 3000′lerde bu bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu’nun merkezi yerinde bulunması kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır. Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya’ya yayılmasını sağlıyordu. Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise İ.Ö. XV.yy’dan sonraki “Orta Asur Dönemi” ile İ.Ö. VIII. - VII.yy’da olmuştur.
halkoyunları
Her toplumun geçmişinden günümüze taşıdığı davranışlar ve gelenekler vardır. Gelenekler insan ilişkilerinin gelişiminde ve kültürün aktarımda köprü görevi görür. Bugün bir çoğumuzun unuttuğu bu gelenekler geçmişte insanlar için çok önemli idi.

Süryani toplumunun artık aynı birleşik coğrafyada yaşamıyor olması, toplum üyelerini bir araya gelip gelenek ve göreneklerini paylaşmaktan alıkoymaktadır. Bu yüzden bu gelenek ve görenekler sadece belli bölgelerde yaşama şansı bulmaktadırlar.
İşte Süryanilerde yaygın olan bazı gelenekler:

Süryani kültürüne ait en az bilinen öğelerden birisi de halk oyunlarıdır. Oysa Süryaniler bu konuda oldukça zengin bir kültüre ve mirasa sahiptirler. Süryaniler bu kadar zenginliğe rağmen, günümüze kadar çeşitli faktörlerin etkisiyle bu alana yeterince ilgi göstermemişlerdir. Bunun sonucunda, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, bu zengin folklorik miras da kaybolmaya yüz tutmuştur. Süryaniler son yıllarda, unuttukları bu alana ilgi göstermeye başlamış ve yeni nesiller arasında unutulmaya yüz tutan çeşitli Süryani halk oyunlarını gün ışığına çıkartmışlardır. Dileğimiz bu zengin mirası ortaya çıkartabilecek ve yaşatabilecek Süryani bireylerinin daha da artmasıdır. Ayrıca bilimsel anlamda foklorik araştırmalar yapan insanların bu konuda ciddi anlamda araştırmalar yapması gerekiyor. Elimden geldiğince Süryani halk oyunları hakkında toplayabildiğim bazı bilgileri bu sütunda sizlerle paylaşmak istiyorum.
Süryaniler tarafından en çok bilinen ve oynanan oyunlar; Bagiye, Şemmo, Şehhane ve Hassade‘dir. Aslında sayıları yüzden daha fazla Süryani halk oyunu bulunmaktadır ama gerek yaşadıkları büyük kültür erozyonu ve asimilasyon, gerek bölgede sayılarının giderek azalması gibi etkenler bu halk oyunlarının unutulmasına yol açmıştır. Süryaniler bugün için halk oyunlarını sadece düğünlerde yaşatabilmektedir.. Düğünü yapanın ekonomik gücüne bağlı olarak oynanan oyunlar, bölgedeki diğer halkların oynadığı oyunlarla bazı karakteristik benzerlikler göstermektedir. Örneğin Hakkari oyunlarının sola giderek oynanmasını Süryani Halk oyunlarında da görmekteyiz.
Bütün bunlara karşın Süryani halk oyunlarının kendine özgü yönleri de vardır. Halay tarzında oynanan oyunların müzikleri 2 veya 4 zamanlı olup oyunları ise 12, 14 veya 16 hareketten oluşmaktadır. Hareket sayısı fazla görünmesine karşın bu tür oyunların öğrenilmesi oldukça kolaydır. Oyunların oynandığı türkülerde oldukça mutlu ve neşeli sözler içeren bir atmosfer hakimdir.
Günümüzde Van bölgesinin oyunları içerisine sayılan Şehhane oyunu aslında Süryanilerin o yöreye kazandırdığı bir oyundur. Tarihte Doğu Süryanilerinin merkezinin Van ve yöresi olması bu düşünceyi daha da güçlendirmektedir. Yabancı araştırmacıların katkıları ile Şehhane oyunu dünya kamuoyuna tanıtılmış ve festivallerde çeşitli gruplar tarafından oynanmıştır. Umarım buna benzer bir çok Süryani halk oyunu gün ışığına çıkartılır ve insanlar bu zengin kültür hazinesinden haber olur.
Hepinize eyi günner……Nasılsınız, eyi misiniz? Beni soracak olursanız, iç güveyinden iyiceyin işte. Emme(ama) pek tadım yok. Sizin anlayacağınız; yatacak gadar hasda değilim, oturacak gadar iyi değilim.
Bi(r) tasam va. Fatma Ninenizin tasası bite mi! Tasa kuşuyun ben…Çocukla tatile gidiyolla. Ana sen de ge, deyolla. Gelinlere inat osun deye gitsem mi ki deyon. Gitsem bi tüllü(türlü) , gitmesem beş tüllü.
Emme (ama) bıldır (geçen sene) gittim, pek bunaldım tatilde. Neden mi? Dinlerseniz, anladıverin:
Bizim uşakla (çocuklar) tadile gidecekle Marmaris’e. Ne varısa va u(o) Marmaris’de. Her sene uraya giderle. Oğlanla, ana seni de götürem dedile. Emme gelinlerin ağzı diline varıp da, ana siz de gelin demeyolla. Oğlanla derseniz, ölüsü ölmüş gibi yalvarıyolla, ana ille sen de ge, deye….Uşak(çocuklar) , etmen eylemen; ne işim va benim oralarda deyon. Yok, ille gidem deyo oğlanla. Yetmiş yaşındaki garıya ne yapıverecemiş Marmaris? Elin memlekâtında ölür galırın, başınıza bela olurun deyon. Allah son suyumu Mudurnu’dan gısmet etsin. İnsanın dirisi zor gelir ulladan, ölüsü nasıl gelir? Öyle del’mi? Oğlanlan hatırını gıramadım. Acık da gelinlere inat osun deye, gidem bakam dedim.
Çıkdık yola. Emme git git bitmeyo. Sankı biz gitdikçe yol uzeyo. Arabada sehetlece(saatlerce) oturmaktan, benim bacakla oldu bi kütük; gafam oldu bi gazan. Ayaklarım derseniz döbül döbül şişti, oldu bi fırın küreği. Ayağımı şöne galdırıp da adım atameyon. Hiç canı gamamış, uyuşmuş. Kesiversele gık demecen. Sankı be’m değil, başkasının ayağı. Debildedemeyon (haraket ettiremiyorum) bile.
Neyse, afa-cafa Marmaris’e vardık. Ah yavrum, biz Marmaris’e değil cehenneme gemişiz. Hem de orta göbeğine. Nasıl aramazsın Mudurnu’yu? Pöfür pöfür eser gözünü sevdimin memlekâtı…Bi ıccak (sıcak) bi ıccak, yanıyo ortalık. Cehennem Marmaris’ in ya altında, ya üstünde alimallah. İnsanla dersen, anadan üryan sokaklarda. Hepsi yarı cıplak dolaşıyolla. Mahna bulmadım (ayıplamadım) , hiç mahna bulmadım. U ıccakda geyinik durulacak gibi değil. Millet ne yapsın? Iccakdan bunaldıkca soyunmuşla, bunaldıkca soyunmuşla.
Ben örtüye büründüm, öyle oturuyon. Çocukla “Ana örtünü çıkar. Iccakdan bunalırsın. İçinde cember va nasıl osa,” deyolla. Emme(ama) laf dinneyen kim! Olmaz! Na mehrem, deyon. Alışmamışın a çocum, nasıl açın başımı? Allah yokarıda, hepsini görüp duru. Yetmiş yaşımdan sonra asortik mi olun? Gıldığım namazla, duttuğum oruçla boşa mı gitsin?
Amanin durdukca telledim, durdukca telledim. Iccakdan beynim bişdi. Çıkardım attım örtüyü. Namehremse na mehrem dedim. U ıccak bana öte dünyayı, beri dünyayı unutdurdu. Günaha girdim çocukların yüzünden.Gıldığım namazla boşa gitmese bayrı (bari) .
Ertesi gün gayığa binem dedile. Olmaz deyon, korkuyon deyon, dinlemeyolla..’Dün ektiğimiz nohutlar, bugün leblebi oldu da, başımızada şakırdeyo,’ misali…..Sonası, bindik gayığa. Deniz gabardıkça gabardı, gabardıkça gabardı. Amanin ceyrana tutulmuş gibi titrediyo gayığı, salleyo. Depremden beter. Gorkuyon bi yandan, göynüm(midem) bulanıyo bi yandan. He şu başıma gelen(Bak sen başıma gelene.) ! Nerdeyse gasiyan edecen (kusacağım) . Bunnan nasıl gidilir? İnem deyon. Yooo! İlle seni gezdirecez ana deyo oğlanla.
Gelinleri sorasanız, amanin unnada bi surat bi surat, makkeme duvarı gibi. Eşimik (ekşimiş süt) gibi eşiyip durulla. Dakmışla dakışdırmışla altınları, sürmüşle sürüşdürmüşle boyaları. U ıccakda nasıl gasefetleri(içleri) alıyo, bilmem. Yüzlendeki, gözlendeki boyala akdı ıccakdan. Şebek gibi oldula emme, habalları (haberleri) yok. Süslü püslüle ye, beni yanlarına yakışdırameyolla besbelli. Oysa; gözüm kör değil, ağzım eyri değil. Akarım yok, gokarım yok. Beni neye isdemezle, bilmen.Hıhhhh! Anaları turp, bubaları şalgam; bir de beni beğenmeyolla.
Neyse, çoluk çocuk doluşduk kayığa. Bildiğim ne gada duva varısa, hepsini okudum gorkudan. Amanin, şinci batacaz deyon. Ben böne(böyle) ettikçe, torunna da bana sırıdı sırıdıveriyolla. Hiç gorkmeyolla. Gelinle de gorkup duru da, akılları sıra bana belli etmeyolla, çalım ediyolla. Tekne bi ters - yüz olaydı, çalımı görürlerdi.
Az sonra yalabık (yeni yetme) bi oğlan bindi tekneye.. Ta (daha) sakalları bile çıkmamış. Soyulmuş soğan gibi, tüysüz bi çocuk. Kayığın urasını gurcaleyo, burasını gurceleyo(kucalıyor) . Çocuk oyuncağı mı bu! Bi Allahın gulu da, oğlum elleme demeyo. Zatı (zaten) gorkup duruyon. En sonunda depem atdı. Elleme lan! Devitdiregosun(devirirsin) . Kaç ordan deye çekişdim (azarladım) . Sırıda sırıda “ Deze(teyze) , sizi ben gezdirecen,” demesin mi? …İbretalim uçun omaz. Barmak gada çocuğa canımı emanet edemen ben. Enecen de enecen dedim. Narasın (ne gezer) ! Oğlanla “Ana omaz, seni gezdirecez. Seneye ya ölüsün, ya galısın; ölmeden bi de tekneye bin,” deyolla. Sankı pek maddah bi şey gibi…..Nece yavlardıysam da endirmedile beni. Ha şinci batacaz, ha birezden batacaz deye deye toprağa ayak basdık çok şükür.
İşte böyle…..Velhasıl tatilde pek gücüm kuruduğu(bunaldığım) uçun; bu sene tatile gitsem mi, gitmesem mi, bilemeyon. Gidim mi yosa? Ölmeden Marmaris’i bi ta (daha) görsem mi?
Gideceyin . Gelinlere inat olsun deye gideceyin…İki tane aslan gibi oğlanı, gelinler için doğurmadım. Gideceyin……Gelinler çatlasınla patlasınla kıskançlıktan. Hem belki denize bile girerim, emme(ama) soyunmadan. Amcanız(eşim) kemiklerimi kırar valla. Bu yaşta beni kıskanıyo. Kim ne yapsın benim gibi yaşlı garıyı! Şaşkın herif!
Hadin hoşçakalın. Marmaris’ten sağ salim dönersem, size gene mektup yazarım. Allah’a emanet olun.
Mudurnulu Fatma Nineniz…
14 Temmuz 2008
|
|
|
|
Emine gizim, Benim. Ayşe nenen. Bildin mi? Bildin Dabici. Elimde böyüdün a gizim. Yogsa sehere oğlumun yanına gitdim diye beni untuveedin mi? Bögün tam 10 gün oldu köyden ayrı düseli. Çok özledim orlari. Doktura çıkarttı beni oğlan. Gözümdeki katarağı aldılar Allah razı olsun. Perde falan galmadı. Çayıra baktım miydi, goyunların hepisini görecem. Azcık sıkıldım burlarda. Halden annayan da olmadigina, köye mektup yazdirayim dedim göççük toruna.Canim pek daraldi buralarda. Goca bi köyü bi binaya doldurmuşlar. Herkesleri kümes gadar evlere tıkmışlar. Bir tek hamamı güzel benim oğlanın evinin. Hamamdaki çeşmenin kurnası görsen Eminem, gocaman. Cakuzi kurnası. GÖLBAŞI-ANKARA
Bizim gölbaşı gibi böyük deel, biriki debelenecek gadar emme çimiyom içinde zaman zaman. Haftaya köyden burlara gelcekler varimis. Çitirlarin Hilmi’den bag makasını yolla bana. Bizim gelinin tırnaklarını kirkacam. Bostan çapası gibi olmuşlar, sorduydum, “kesemiyoz” dedi, utancından boya sürüyo gariban. Okusun, ilim bellesin diyin sehere gönderdiydik emme edepsizliği bellemiş benim oğlan. Eve, gelinin gözü önünde cibil gadinlar getiriyor her aksam. Gadinlar bir oynayyolar, bir güleyyolar sabaha gadar heç utanmadan. Şükür ki heç çikmayolar o güçük gara kutudan. Gelin de accik beceriksiz ya.. Ne etcen gari.. Ocakta tencere tingirdatmaya üseniyo, aliyo bizi hambörger miymis, ham börülcemiymis ney, onu yimege götürüyo. “Ben ham yimek yimem a gizim..” dedim dinnemedi. Arpaya katsan at yemez, kepege katsan it yemez. Anaaa, gurudum, Cikciklar’in bagindaki gorkuluk gadar galdim açliktan. Hele bi dur. O yimeklerin yanina gara bi su veriyollar da Eminem, içtiydim, dedim “Allah, yandim anam.” Yanndi genizlerim, köpükler çikti agzimdan burnumdan. Seherin gara suyu gudurttu beni herhal” dedim aklimdan. Anaam, bi iyi geldi bana o sonnadan. Hergün aliyo torun bana o gara siseden bakkaldan. Gerçi masraf çikarmayam oglana diyom emme “Alacagim bir igne, çeligin okkasindan bana ne” diyom sonradan. Zaten hepicigi müsrüf. Aksama gadar kavuruyolar, sabaha gadar savuruyolar.
Böyük torun helhal evlendi, baska evde yasiyo dediler. Gayri ocagindan ayri yasamak isteyo dediler. Çagirin göresim var dediydim. Aasam gelecekti, bekledim uyuya galmisim. Gece ayakyoluna galktiydim. Anaa, baktim salonda biri yatiyo. Usulca yanastim, gafasina yorgani çekmis, parlak küpesi upuzun saçlari gözüküyo. “Hah” dedim. “Torun sürpüz yapti. Yeni gelini de getirivermis, saçlari da küpeleri de pek isil isil” derken, yataktan dönüverdii… “ELLEH.. Gelinin gara gara sakallari, pos pos biyiklari var!!.” Elim ayagim bosaniverdi. Basladim bagirmaya “Ecinni fis fis! Ben sana dokunmam kis kis!!. Destur Bismillah.. Yaa Alllaaahhhh!!..” derkene bayilmisim. Ayilayazdim, gözümü açdiydim, ecinni bana “Babanne” diye yapisiverdi, gene bayilmisim. > > > > > >
Sonnadan annadim ki, o yeni gelin deel benim büyük torun Hidayet’mis. “Sana > > > > dedenin adini verdik. Hidayete erecegine zivanadan çikmisin” diyip bastonu dehledim gafasina. > > > > > >> > > > > > >>Ben eyiyim Emine gizim. Merakta galma. Sade, bazi diyom keske gözlerim perdeli galaydi. Belki o perdeden görmüyodum bunnari.. Ben yazarim yine sana. Hele kal saglicakla. |