|
Ben giderim adım kalır Can bedenden ayrılacak |
||
Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir şiirinde “Ücyüz-onda gelmiş idim cihana” diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel’i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas’ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle… Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var.” demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel’in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece. Veysel’in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel’in kotu kaderine. Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas’ın köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh’lı Ali Ağa’dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken (1919) anası, babası Veysel’i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel’e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızı varmış Veysel’in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel’i yeniden evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel’e. Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel’i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel’in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer’in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel’in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: “Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi” mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan’i, Yunus’u, Emrah’i, Dertli’yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer’in ayrı bir yeri vardı Veysel’de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul’da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel’e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı” özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı. Veysel’in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan’da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı. Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri “Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?” demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu defa “O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel’i kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o… Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle… Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da “Dostlar Beni Hatırlasın” şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır. |
||
|
yazan: Ümit Yaşar Oğuzcan |
||
| Dostlar beni hatırlasın
Ben giderim adım kalır Hacı Bektaş Medet mürvet deyip kapına geldim Beni Hor Görme Gardaşım Beni Hor Görme Kardeşim Ne Var İse Sende Bende Kimi Molla Kimi Derviş Topraktandır Cümle Beden Tabiata Veysel Aşık |
Kara Toprak Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum Benim Sadık Yarim Kara TopraktırNice Güzellere Bağlandım Kaldım Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım Her Turlu İsteğim Topraktan Aldım Benim Sadık Yarim Kara TopraktırKoyun Verdi Kuzu Verdi Sut Verdi Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi Benim Sadık Yarim Kara TopraktırAdemden Bu Deme Neslim Getirdi Bana Turlu Turlu Meyva Yetirdi Her gün Beni Tepesinde Götürdü Benim Sadık Yarim Kara TopraktırKarnin Yardim Kazma İle Bel İle Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle Yine Beni Karşıladı Gül İle Benim Sadık Yarim Kara Topraktırİşkence Yaptıkça Bana Gülerdi Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Havaya Bakarsam Hava Alırım Toprağa Bakarsam Dua Alırım Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım Benim Sadık Yarim Kara Topraktır Dileğin Varsa İste Allah’tan Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor Her Kim Ki Olursa Bu Sırr-ı Mazhar Derdimi Dökersem Derin Dereye Derdimi dökersem derin dereyeDoldurur dereyi düz olur gider Irakipler geldi girdi araya Korkarım yar benden yoz olur giderIlgıt ılgıt yeller eser seherde Yar beni düşürdü onulmaz derde Yar ile buluşsak bir tenha yerde Duyar düşmanlarım söz olur giderPervane ateşten sakınmaz canı Uğruna koymuşum başı bedeni Doldur tüfengini hedef al beni Yaram doksan dokuz yüz olur giderVeysel der çıkayım bir yüce dağa Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa Bir gün olur tenim düşer toprağa Karışır toprağa toz olur gider |
|
Aşık Veysel Şatıroğlu
Aşık Daimi
1932 - 17 Nisan 1983. İstanbul’da doğdu. Asıl adı İsmail Aydın’dır. Dedelerinin ikisinin de saz şairi olmasının etkisiyle küçük yaşta bağlama çalmasını ve aşıklık geleneğini öğrendi. Ancak ilk ustası Aşık Davut Sulari’dir. Yaklaşık 10 yaşında Davut Sulari’nin yanında çıraklığa başlayan Daimi, 2,5 yıl kadar birlikte dolaşarak geleneğe, şiire ve türküye ilişkin bilgisini pekiştirdi.Aşık Daimi, 1950 yılında İstanbul’dan ayrılarak Tercan’a yerleşti. Özellikle bu yıllar yörede duyulduğu ve sevildiği dönemdir. Aynı zamanda kendisinin de aşıklık geleneğini yörede pekiştirmesine fırsat oldu.1962’den sonra yeniden İstanbul’a dönen Daimi ölümüne dek orada yaşadı. Geçmişi dolayısıyla Tercanlı Daimi olarak anıldı.Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Daimi daha sonra kendi deyişlerine ağırlık verdi. 1948 yılında »Bir seher vaktinde indim bağlara« dizesiyle başlayan ilk şiirini yazan, müziklendiren ve yaşamı boyunca arşivlere yüzlerce türkü kazandıran Aşık Daimi, TRT tarafından açılan sınavı kazanarak kaşeli sanatçı oldu.Özellikle yaşamının son 20 yılında birçok genç aşığı etkiledi. Uzun yıllar birçok sanatçı ve aşığa bağlama dersleri verdi.Şiirlerinde sevgi, doğa ve her türden ayrımcılığı eleştiren, insan öğesini öne çıkaran konuları işledi.Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde konserler verdi, birçok kaset doldurdu.Yadigar Aydın Orhan tarafından hazırlanan Daimi’nin tüm şiirleri/türkülerinin toplandığı kitap »Aşık Daimi, Hayatı ve Eserleri« (1999) adıyla yayımlandı.
Leylam
Aşkın tüfeğini taktım boynuma
Avcıyım peşinde gezerim Leylam
Bir gece üryan ol gel gir koynuma
Leblerinden bade süzerim Leylam
Sen içindir bana aşkın tasını
Mevlam silsin gönüllerin pasını
Yardan ayrılanlar tutar yasını
Giyinmem alları çözerim Leylam
Daimi’yim derdin söyler dostuna
Maşuk isen girme aşık kastına
Koyun beni yar yolunun üstüne
öylece kazılsın mezarım Leylam

Kurban Olduğum
Gel bizim bahçeye gez seher vakti
Ahu bakışına kurban olduğum
Tercan seli gibi taşmış bendinden
Coşkun akışına kurban olduğum
Yarim bahçesinde esiyor yeller
Değmesin hoyratlar esiyor yeller
O kalem parmaklar kınalı eller
İnci takışına kurban olduğum
Sineleri aktır bir oğul balı
Dile getiriyor ahrazı lalı
Kuşanmış yeşili bağlamış alı
Tavus nakışına kurban olduğum
Bir ay gibi şavkı vurmuş obaya
Seni gören aşık düşer sevdaya
Çekmiş barhanayı gider yaylaya
Keklik sekişine kurban olduğum
Daimi’yim deniz misin ağ mısın
Çiçek açmış bahçe misin bağ mısın
Sen bir volkan mısın yanardağ mısın
Beni yakışına kurban olduğum
Bu eseri sezen aksu’da seslendirdi.
Ağlama
Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Göklere erişti figanım ahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Bir gülün çevresi dikendir hardır
Bülbül har elinden ah ile zardır
Ne olsa da kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Daimi’yem her can ermez bu sırra
Gerçek kamil olan yeter onura
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
Bu da gelir bu da geçer ağlama
ozanlarımız: Karacaoğlan
| Vara vara vardım ol kara taşa Hasret ettin beni kavim kardaşa Sebep ne gözden akan kanlı yaşa Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm Karac’oğlan der ki kondum göçülmez Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır. 1606′ doğduğu, 1679′da ya da 1689′da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy’da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Bazıları da Osmaniye ili Düziçi ilçesinin Farsak köyünde doğduğunu söylerler Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu’da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin’in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır. Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa’da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu’nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli’ye geçtiği, Mısır ve Trablus’a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi. Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Maraş’taki Cezel Yaylası’nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır. Karacaoğlan Osmanlı Devleti’nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy’da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür. Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir. İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice…Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur. Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11′li (6+5) ve 8′li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşilabdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920′den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir. Eserlerinden bazıları: |
||
| 1 Vara vara vardım ol kara taşa Hasret ettin beni kavim kardaşa Sebep ne gözden akan kanlı yaşa Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm Nice sultanları tahttan indirdi Nicesinin gül benzini soldurdu Nicelerin gelmez yola gönderdi Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölümKarac’oğlan der ki kondum göçülmez Acıdır ecel şerbeti içilmez Üç derdim var birbirinden seçilmez Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm2 Sunayı da deli gönül sunayı Ben yoluna terk eyledim sılayı Armağan gönderdim telli turnayı İner gider bir gözleri sürmeliSabahtan uğradım yarin yurduna Dayanılmaz firkatine derdine Yıkılası karlı dağın ardına Aşar gider bir gözleri sürmeliAteş yanmayınca duman mı tüter Ak gerdan üstünde çimen mi biter Vakti gelmeyince bülbül mü öter Öter gider bir gözleri sürmeliKaracaoğlan kapınıza kul gibi Gönül küsüverse ince kıl gibi Seherde açılmış gonca gül gibi Kokar gider bir gözleri sürmeli 3 Lutfeyle beyim urandır 4 Mendilim Yuğdum Arıttım, Seğirttim Ardından Yettim, Benim Yarim Bana Küsmüş, Çağır Karacaoğlan Çağır, 5 Yoksa Sana Ya Düzen Mi Düzdüler, Havayı Ey Deli Gönül Havayı Kuru Kütük Yanmayınca Tütermi Dere Kenarında Yerler Hurmayı 6 Gurbet elde efkarım var zarım var Oy dağlar Ezeli de Karacaoğlan ezeli Oy dağlar |
7 Beni Kara Diye Yerme, Mevlam Yaratmış Hor Görme, Ela Göze Siyah Sürme, Çekilir Kara Değil Mi? Her Yoldan Gelir Geçerler, Aktan Karayı Seçerler, Ağalar Beyler İçerler, Kahve De Kara Değil Mi?Karac’oğlan Der Maşallah, Birgün Görünür İnşallah, Kara Donludur Beytullah, Örtüsü Kara Değil Mi?8 Ela Gözlüm Ben Bu Elden Gidersem, Zülfü Perişanım Kal Melül Melül. Kerem Et, Aklından Çıkarma Beni, Ağla Göz Yaşını, Sil Melül Melül. Elvan Çiçekleri Takma Başına, Kudret Kalemini Çekme Kaşına, Beni Ağlatırsan Doyma Yaşına, Ağla Göz Yasini, Sil Melül Melül Yeter Ey Sevdiğim Sen Seni Düzet Karaları Bağla,Beyazı Çöz At O Nazik Ellerin Bir Daha Uzat Ayrılık Şerbetin Ver Melül MelülKarac’oğlan Der Ki Ölüp Ölünce Bende Güzel Sevdim Kendi Halimce Varıp Gurbet Ele Vasıl Olunca Dostlardan Haberim Al Melül Melül 9 Üryan geldim gene üryan giderim Ölmemeye elde fermanım mı var Azrail gelmiş de can talep eyler Benim can vermeye dermanım mı var Dirilirler dirilirler gelirler Huzur-ı mahşerde divan dururlar Harami var diye korku verirler Benim ipek yüklü kervanım mı varEr isen erliğin meydana getir Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir Bana derler gam yükünü sen götür Benim yük götürür dermanım mı varKarac’oğlan der ki ismim öğerler Ağı oldu yediğimiz şekerler Güzel sever diye isnad ederler Benim Hakk’dan özge sevdiğim mi var 10 Mail Oldum Senin İnce Beline, Karac’oğlan Der Ki Gönül Doğrusu, 11 Siyah Saçlarını Eylersin Perde, Karacaoğlan Der Ki Ey Mahı Mestim, 12 13 |
|
kaygusuz abdal
Kaygusuz Abdal Sultan, 1341 yılında doğmuş, 1444 yılında Hakk` yürümüştür. Asıl ismi ALAYİ GAYB(Alaattin Gaybi) ` dir. Babası Alaiye Beyi HÜSAMETTİN MAHMUT, dedsi ALAADDİN, dedesinin babası ise YUSUF` tur.
18 yaşında iken Abdal Musa Sultan` nın Dervişi olmuş ve Pirine 40 yıl hizmet vermiştir.
Türbesinin Abdal Musa Sultan Dergahı` nda yada Mısır` da MUKATTAM DAĞI` ında olduğu konusunda iki görüş vardır. 1397 yılında Mısıra`a gidip, orada Dergahlarını kurduğu, MUHAMMAT-ALİ YOLU`nu insanlara öğrettiği, Hicaz, Suriye, Irak, Anadolu, Edirne, Yanya, Filibe, Manastır` ı gezdiği ve tekrar PİRİNİN DERGAHI` na döndüğü bilinmektedir.
Alevi geleneğinde ve kendi şiirlerinde Kaygusuz Abdal Sultan, Kaygusuz Sultan Abdal, Kaygusuz Sultan, Sultan Kaygusuz, Kaygusuz Baba, Baba Kaygusuz, Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayı diye anılır.
Kaygusuz abdal Sultan, KALENDERİ DERVİŞİ` dir. Beyaz keçeden yapılmış, lengeri dört ve tepesinde oniki dilimli TAÇ takardı. Bu TAÇ daha sonra HAYDARİ TAÇ, HÜSEYNİ TAÇ, KALENDERİ TAÇ olarak adlandırıldı.
Alevilikte TAÇ takılması ERKANI, Kaygusuz Abdal Sultan ile başlamıştır.
Kaygusuz Abdal Sultan`ın 18. yüzyılda LEVNİ tarafından yapılmış MİNYATÜR` ü Topkapı Sarayı Müzesi`nde bulunmaktadır. Bir PORTRESİ ise Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı` nda KIRKLAR MEYDANI` nda asılıdır. Bu portrede Pirinin Huzurunda, DAR` da TESLİM ve İKRAR` da, ayakları MÜHÜRLÜ durumdadır. Yan tarafında ise ağaca sarılmış bir yılan bulunmaktadır. Abdal Musa Sultan Dergahı` ına odun taşıyan Kaygusuz Abdal Sultan bir gün ip götürmeyi unutur. Biraz ilerisinde siyah, uzunca ve sağlam bir sicim(!) görür. Odunları bununla bağlar, sırtlayıp Dergah` a döner. Odunları bağladığı sicimin siyah bir yılan olduğunu ve Dergah` ı terkedip gittiğini diğer Dervişler görüp, Kaygusuz Abdal Sultan` nın ermişliğini anlarlar. Bu tablodaki figürde ağaç HAYAT` ı, yılan ise TANRI` NIN GÜCÜNÜ simgeler. HAKKI` ın ADEMDE olduğunu betimler. Bu olay Kaygusuz Abdal`ın SULTANLIĞI`nın delilidir.
Çerağı olan ırak olmaz,
Delili olan zelil olmaz.
Kayguszu Abdal Sultan`ın yaşadığı yer TEKE ilidir. Bu il Antalya, Finike, Kaş, Kalkanlı, Milli, Gömbe, Elmalı, Karahisar, Korkuteli bölgesini kapsar. Bu bölgenin başkenti 1300/1361 ve 1373/1392 yıllarında ANTALYA, 1361/1373 ve 1402/1423 yıllarında ise KORKUETLİ olmuştur. Anadolu Beyliklerinden HAMİDOĞULLARI Antalya, Gölhisar ve Korkuteli` ni aldıktan sonra TEKE OĞULLARI ismini almıştır. Bu ismi alan YUNUS BEY`dir.
Kaygusuz Abdal Sultan ALAİYE SANCAĞI BEYİ` nin oğludur. GAYBİ BEY olarak tanınıyordu. ALAİYE` nin günümüzdeki adı ALANYA` dır.
GAYBİ BEY, bir gün avlanırken önüne b,r geyik çıkmış. Tutmaya çalışmış. Geyik kaçmış. Sonunda geyiğe ok atmış. Geyik kaça kaça Abdal Musa Sultan Dergahı` na girmiş. GAYBİ BEY de avını izleyerek.Dergah` ın GAYIP kapısına girmiş. Dervişlere: `Benim avım buraya girdi. Avımı verin` demiş. Dervişler : `Pirimize soralım.İzin verirse içeriye girebilirsin` demişler. Abdal Musa Sultan izin veriyor. Karşısına gelen GAYBİ BEY` e :`Sen burda ne arıyorsun?` diye sorunca `Ben avımı istiyorum` diyor Gaybi Bey. Abdal Musa Sultan: `Avın senin olduğunu nerden bilelim?` deyince, Gaybi Bey: `Avımın ön tarafında okum saplı` der. Abdal Musa Sultan: `Peki okunu görsen tanırmısın?` diye sorunca; Gaybi Bey: `Tanırım, çünkü Alaiye Beyi` nin nişanı var. Bende onun oğluyum` cevabını verir.
Abdal Musa Sultan hırkasını kaldırıp oku SOL KOLTUĞUNDA saplı olarak gösterdikten sonra çekip çıkararak Gaybi Bey` e verince , Gaybi Bey abdal Sultan Musa`nın ayaklarına kapanır. `Ben burada kalmak istiyorum. Beni dergahına kabul et ` der.
Kim ne bilir bizi nice soydanız,
Ne zerrece ondan ne de sudanız.
Bizim zahmımıza merham bulunmaz
Biz kudret okundaki gizli yaydanız.
Oğlunun geri dönmediğini duyan Alaiye Beyi TEKKE BEYİ` ne `Oğlumu geri getirisen sana istediğin kadar para veririm` der. Teke beyi İSAK isimli adamını görevlendirir. İsak, Dergahın GAYIP KAPISI` nın önünde `Eğer Gaybi Beyi vermezseniz sizin için kötü olur` deyip edepsizce başka sözlerde söyler. Bu durum Abdal Musa Sultan` a keramet gücü ile malum olur. İsak` ın atı şahlanır. Son süratle koşmaya başlar. İsak paramparça olur.
Evliyaya eğri bakma gün ve mekan elindedir.
Mülke hükmü eren odur iki cihan elindedir.
Hak zatıyla sıfatıyla tecelli eyledi ona.
Varlığı Hak varlığıdır emri-süphan elindedir.
Haber Teke Beyi` ne ondan da Alaiye Beyi` ne ulaşınca aslerlerini toplayıp Tekke Köyü` nün üç kilometre güneyindeki ÇATALTEP` ye gelip, buraya ormandan odunlar taşıyıp Abdal Musa Sultan` ı YAKMAK için büyük bir ateş hazırlıyorlar. Abdal Musa Sultan durumu öğrenip , onlara doğru yürüyor. Abdal Musa Sultan yürüyüşe geçince dağlar, taşlar, kurtlar ve kuşlar hep birlikte yürüyüşe geçiyorlar.
Akdeniz yakası Aydın elleri
Kuşlar gelir bizim Abdal Musa`ya
Cemalin görünce yürüdü dağlar
Koçlar gelir bizim Abdal Musa` ya
Abdal Musa Sultan, Kayguszu Abdal Sultan ve diğer dervişleri ile SEMAH DÖNEREK ateşe giriyor. Onlar semah döndükçe ateş körelmeye başlayarak tamamen sönüyor.
Bütün evren semah döner
Aşkından güneşler yanar
Aslına ermektir hüner
Beş vakitle avunmayız
Abdal Musa Sultan` ın dervişleriyle ateşten sapasağlam çıktığını gören Teke Beyi `Hatalıyız. Bizi Affet ` deyip geri döner. Abdal Musa Sultan, Gaybi Beyi yanına çağırıp `Şimdiden sonra senin adın GAYBİ değil KAYGUSUZ` dur` der. Kaygusuz Abdal Sultan kırk yıl mürşidine hizmet ettikten sonra Mısır` a gider. Burada dört tane Kaygusuz Abdal Sultan Dergahı kurulur. Bu dergahların en önemlileri KASR-ÜL AYN ve CEBEL-İ MUKATTAM` dır.
Kaygusuz Abdal Sultan` nın eserleri: Divan, Dolapname, Gülistan, Yasname, Vücutname, Sarayname, Dilguşa, Maglataname, Gevhername, Mihbername, Budalaname, Kitab-ı Miglata, Risale-i Kaygusuz Abdal, Mesnevi-i Evvel, Mesnevi-i Sani ve Mesnevi-i Salis` tir.
Kaygusuz Abdal Sultan, Alevi Edebiyatı` nın ilk temsilcisi ve kurucusudur. Hem hece hem aruz vezni ile şiirler yazmıştır. Tam anlamı ile özgün ve kudretli bir ozandır. Alevi Edebiyatı` nın en özgün şiirleri Kaygusuz abdal Sultan` nın, en didaktik şiirleri Şah Hatayi` nin, en lirik şiirleri ise Pir Sultan`ındır. Şah Hayati` nin, şiirleri didaktiktir. İnancı samimi, kendisine güveni sarsılmaz derecede güçlü ve bu nedenle PROPAGANDA özlüdür.
Pir Sultan` nın şirileri ise lirizmin doruğudur. Başkaldırının lirik tezidir. Çoşkudur. İsyandır. Günümüzün deyişiyle BİLDİRİ niteliğindedir.
Kaygusuz Abdal Sultan`ın şiirleri ise sürrealisttir. Tekerleme tarzında bilinç altı dünyasını algılamalarıdır, dile getirlimesidir. Kaygusuz Abdal Sultan tam anlamıyla MARJİNAL` dir.Başlı başına bir ekoldür. Şiirlerinde ve düz yazılarında tasavvuf felsefesinde ince ve gizlidir. Ham sofuluğu ve yobazlığı nükteli bir şekilde taşlar. Şeriata karşı çıkar.
Son sözü Kaygusuz Abdal Sultan` a bırakıyorum:
Evliyadan gelen kelam okunan Kur`an değil mi?
Gerçek evliyanın sözü sure-i rahman değilmi?
Çün Hakk seni yarattığı zatına ayna tuttuğu
Tecelli-yi zat kıldığı suret-i insan değil mi?
******
Edepli ol can isen Hakk`ı bil insan isen
Müştak-Sultan isen var edep öğren edep
Edeptir aslı taat külli sıfat cümle zat
Varlığın edebe sat var edep öğren edep
******
Bu Adem dedikleri el ayakla baş değil
Adem manaya derler suret ile kaş değil
Gerçi et ve deridir cümlenin serveridir.
Hakk`ın kudret sırrıdır gayre bakmak hoş değil.
******
Dost senin yüzünden özge ben Kıble-i can bilmezem
Pirin hüsnünü severim ben gayri iman bilmezem
Bana derler ki şeytanı senin yolun azdırır.
Ben şu düzenbaz softalardan gayri şeytan bilmezem
Kaynaklar
1-Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi (İsmail Özmen)
2-Bektaşi Gülleri (Cahit Öztelli)
3-Kaygusuz abdal Sultan (Dr. Ömer Uluçay)
4-Bektaşi-Kızılbaş Alevi Şairleri ve Nefesleri (Sadettin Nüzhet Ergun)
5-Meydan Larousse
6-Büyük Larousse
Allah Tanrı Yaradan
Gel içegör cur’adan
Yar ile yar olagör
Çıksın ağyar aradan
Bekle gönül bostanın
Susığırı girmesin
Key sakın uçurursun
Kandili minareden
Fil yükün karıncaya
Yükletme çekebilmez
La’l ü gevher kıymetin
Umma seng-i hareden
Hacca vardım der isen
Kanda vardın hacca sen
Kılavuzsuz kuş uçmaz
Bunca dağ ü dereden
Hacca varan kişinin
Gönül yapmak işidir
Gönül Hakk’ın beytidir
Sakın sen emmareden
Sen özünü bil nesin
Hak sende sen kandesin
Hakk’ı bilmek dilersen
Geç ağ ile hareden
Dünya ahret demegil
Biliş ü yad demegil
Uzak savaşa düşme
Geç kuru sehhareden
Tıfıllayın dembedem
Dambu dumbu söyleme
Mansur’layın olursun
Bilmezsen müdareden
İnsan nur-ı kadimdir
Hasta değil hekimdir
Sen dahi insan isen
Anla bu esrareden
Aşık olan bu yolda
Can ile baş oynadır
Sen dahi aşık isen
Bakma gel kenareden
Sen insanı sorarsan
Hak’tan ayrı değildir
Sıfatı zat-ı mutlak
Hırkası çar pareden
Aklına akıl deme
Sözüne delil deme
Çünkü kurtaramazsın
Nefsini emmareden
Kaygusuz’un hüneri
Helva vü biryan yemek
Andan özge hüneri
Umma bu biçareden
—————————————————-
Eksik Avradın Kötüsü Dizini Dikip Oturur
Eksik avradın kötüsü dizini dikip oturur
İşinin kolayın bulmaz yüzünü yıkıp oturur
Boğaza takmış akıkin aşına bulmaz kekiğin
Yeni donunun söküğün dizine takıp oturur
Ayağında meşin mesi kolunda gümüşün başı
Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur
Yata yata karnı şişer eşinin başında işer
Bitler kanatlanıp uçar sirkeye batıp oturur
Çocuklar oynar aşığı köpekler yutar bulaşığı
Karga da kapmış kaşığı havaya bakıp oturur Başa bağlamış emiri rençberler sever demiri
Danalar yemiş hamırı tekneye bakıp oturur
Kaygusuz aydır atılmaz pazara çeksen satılmaz
Soyunup koyna yatılmaz bir manda çöküp oturur
————————————————————
Kaygusuz’un Bir Sözü Var,Abdal Musa Söyler Gayri,
Elinde Bir Hüneri Var,Abdal Musa Eyler Gayri,
Ayıda bir Günüde Bir,Abdal Musa Verir Gayri,
Anıda bir Demide Bir,Abdal Musa Sever Gayri,
Okuda Var Ceylanıda,Abdal Musa Görür Gayri,
Oku Atmaz Sever Şahı,Abdal Musa Diye Gayri,
Dermani De Kaygusuz’a, Meyletti Aşklan gayri,
Kaygusuz’un Eteğinde,Abdal Musa YAzar Gayri
ozanlarımız :Pir Sultan Abdal
| Alçakta yüksekte yatan erenler Yetişin imdada aldı dert beni Başımı alıp hangi yere gideyim Gittiğim yerlerde buldu dert beni Abdal Pir Sultan’ım gönlüm hastadır Kimseye diyemem gönlüm yastadır Bilmem deli oldu bilmem ustadır Şöyle bir sevdaya saldı dert beni Pir Sultan Abdal’ın yaşamı üzerine, yazılı kaynaklarda pek bilgi yoktur. Doğum ölüm yılları bile bilinmiyor. Yaşamı üzerine bilgiler, genellikle, kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatıla gelen menkıbelerden, bir de yakınlarının ya da başka ozanların onu anlatan şiirlerinden çıkarılır.Gene de bu yollardan epeyce bilgi edinilmiştir, çünkü Pîr Sultan, bağlandığı tarikatın din anlayışını, dünya görüsünü yansıtmakta ya da derinleştirmek için soyut şiirler yazan bir sanatçı değildir, doğrudan doğruya başından geçenleri, kavgasını, özlemlerini, katlandığı acıları, yaşamının türlü yönlerini yansıtan somut şiirler yazmıştır. Şiirlerden, halk söylentilerinden çıkarılan bilgilere göre, Pîr Sultan Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde doğmuştur. Yıldız dağı eteklerinde, Çırçır’a kırk sekiz kilometre uzaklıkta, denizden bin yedi yüz metre yüksekte, çoğu tek katli kerpiç evleri, soğuktan korunmak için yari yari yarıya toprağa gömülü bir köy…Banaz’da bugün de Pîr Sultan’ın olduğu söylenen bir ev, önünde sairin yaşadığı dönemden kaldığına inanılan bir söğüt ağacı, ağacın altında, asâsının ucuna takip Horasan’dan getirildiğine inanılan bir değirmen taşı vardır. Pîr Sultan yaz aylarının güzel havalarında bu taşın üstüne oturup karısıyla sohbet edermiş. Köylüler bu evi, ağacı, taşı kutsal sayarlar. Kızının yaktığı ağıtta uzun boyluluğuna, biçimliliğine değinilen sairin asil adi, şiirlerinde belirttiğine göre, Haydar’dir. Bir yerde soyunun Yemen’li olduğunu, bir yerde Peygamber’in öz torunu olduğunu söyler, bir yerde de İmam Zeynel-Âbidin’den “Zeynel dedem” diye söz eder. Uzmanlara göre, Pîr Sultan’in bu sözleri söylemesinin nedeni halk üzerindeki etkisini arttırmak içindir. Muhammed peygamber soyundan geldiklerini, “seyyid”liklerini ileri sürmek tarikat uluları arasında bir gelenektir. Genel kani, sairin İran’ın doğusundaki Türk yurdu Horasan’dan, önce Iran Azerbaycan’ında ki Hoy kasabasına, oradan da Anadolu’ya göçüp Sivas’a yerleşen bir Türkmen soyundan geldiği yolundadır.Çocukluğu çobanlıkla geçen Pîr Sultan’ın okuma yazma bildiği anlaşılıyor, ama bilgin bir kişi olduğu söylenemez. Tekke eğitimi çerçevesinde kalmıştır. Halifeler tarihini, peygamber menkıbelerini, evliya menkıbelerini, tarikat kurallarını, Yunus Emre’yi, Hatâyî’yi bilir. Bunlar dışında, çağının bilimleriyle ilgilenmediği gibi, divan edebiyatı ile de ilgilenmemiştir. Şiirlerinde Yunan mitolojisinin, Iran mitolojisinin izleri pek yoktur. Ayrıca, genel olarak bütün tarikatların kaynaklandığı Tasavvuf felsefesinin yüksek konularına da girmez.Söylentiye göre, Pîr Sultan’ın üç oğlu, bir kızı varmış. oğullarından Seyyit Ali Banaz köyünün üst yanındaki çam korusunda,Pîr Muhammed Tokat’in Daduk Köyünde, Er Gaib de Dersim’de gömülüymüşler. Adi Sanem olan kızının Pîr Sultan asıldığı zaman söylediği ağıt çok ünlüdür. Bazı uzmanlar bu ağıtı Sanem’in ağzından bir tarikat ozanının yazmış olabileceğini belirtirler. Pîr Muhammed ise babası gibi sairdir. Delikanlı iken attan düşerek öldüğü, Pîr Sultan’in “Allah verdiğini almaz dediler / Bana verdiğini aldı n’eyleyim” derken bu olaya değindiği söylenir. Şiirlerinden uzun yasadığı, çok çocuğu bulunduğu açıkça anlaşılan sairin, sağlığında iki oğul acısı görmüş olduğunu ileri sürenler de vardır. Pîr Sultan Alevî-Bektasî tarikatindandir. Tarikata girme arkadasi, yani musaibi, Ali Baba’dir. Baglandigi tekkenin pîri ise, Ahmet Yesevî’nin Anadolu’ya gönderdigi dervislerden Koyun Babanin tekkesinde, Bektasîligin kurucusu Haci Bektas Veli’nin tekkesinde posta oturmus, yani en üst makamlara getirilmis Seyh Hasan’dir. Pîr Sultan, baglandigi tarikatça yalniz dinsel önder degil, devlet baskani olarak da görülen Iran Sahlari adina, Anadolu halkini Osmanlilar’a karsi kiskirttigi,ayaklanmaya çagirdigi, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettigi için, Sivas Valisi Hizir Pasa’nin emriyle tutuklanmis, yolundan dönmeyecegi anlasilinca da asilmistir. Söylentiye göre, asildigi yer Sivas’da eskiden Keçibulan adini tasiyan, sonra uzun süre Daragaci diye anilan, simdi ise Kepçeli denilen yerdir. Bugün Sanayi Çarsisi’nin karsisinda Mal Pazari olarak kullanilan bu alanin Gazhane bitisiginde, sira sögütlerin bitiminde bulunan, boyu bes metre, eni bir metreden fazla, bakimsiz toprak yigini onun mezaridir. Üstündeki moloz taslar, asilmasi sirasinda Hizir Pasa’nin emriyle halkin attigi taslardir. Mezarinin, bir menkibeye göre Erdebil’de, Bektasî gelenegine göre de Merzifon’da oldugu söylenir. Daha baska söylentiler de vardir, ama gerçege en yakin görünen söylenti asildigi yere gömüldügü, yakinlarinin, tarikat erlerinin, hükümet baskisi yüzünden ölüsünü alip köyüne bile götüremedikleridir. Siirlerinden, halk söylentilerinden çikarilan bu daginik bilgileri degerlendirebilmek için, önce, Pîr Sultan’in ne zaman yasadigini saptamak gerekir. NE ZAMAN YASADIGI Aslini sorarsan Sah’in ogludur Sah Tahmasb’in saltanat döneminin (1524-1578) büyük bir bölümü, Kanunî Sultan Süleyman’in saltanat dönemine (1520-1566) rastlar. Bu iki hükümdar geçmisteki aci olaylar yüzünden, uzun süre ülkeleri arasinda barisi saglayamamislar, Iranlilar ile Osmanlilar, 1534′den 1554′e kadar, tam yirmi yili anlasmazliklar, çatismalar, savaslarla geçirmislerdir. Kanunî Sultan Süleyman 1534′de yaptigi dogu seferinde, Iranlilar’in elinde bulunan Bagdat’i Osmanli topraklarina katmis, Sah Tahmasb 1548′de Anadolu’ya girerek Kemah’a kadar ilerlemis, 1552′de Ercis, Ahlat kalelerini geri almistir. Pîr Sultan’in siirlerindeki olaylarin Sah Tahmasb dönemindeki olaylara uymasi, daha sonraki Iran sahlarinin Anadolu üzerine “yürüyüs eylemis” olmalari, bazi uzmanlarin kesin konusmalarina, sairin bu dönemde yasadigindan süphe edilemeyecegini söylemelerine yol açar. Oysa bu dönemde Sivas’da valilik etmis bir Hizir Pasa yok, ama 1552′de Köstendil, 1554′de Sam, 1560′da Bagdat beylerbeyliklerinde bulunmus bir Hizir Pasa var. Uzmanlar 1567′de ölen bu Hizir Pasa’nin, Bagdat’a giderken, Sivas’a ugrayip oradaki ayaklanmayi bastirmis olabilecegini söylüyor. Bu görüs dogruysa, Pîr Sultan 1560′da asilmis demektir. Pîr Sultan’in dili on altinci yüzyilin ikinci yarisinin dilidir, diyen bazi uzmanlar ise sairin 1560′da asilmis olabilecegini kabul etmiyorlar. Onlar halk söylentisini degerlendirerek baska bir yoldan gidiyor, Sivas’da valilik etmis Hizir Pasa’yi ariyorlar. Sofi Aziz Mahmut Hüdâyi Efendi’nin I. Ahmed’e yazdigi bir mektupta, Alevîler ile Seyh Bedreddin’e bagli olanlari iyi taniyan, onlarla ugrasmasinin bilen bir Hizir Pasa’dan söz ediliyor. Belgenin ilgili bulundugu dönemde ise iki Hizir Pasa yasamis. Birinin özellikleri söyle: Deli Hizir Pasa, Van Beylerbeyi (1582), Kars Beylerbeyi olarak Iran seferine katilma (1587), Erzurum Beylerbeyi (1588), Sivas Valisi (1588), Diyarbakir Valisi (1589), gene Sivas Valisi (1590), Tuna Muhafizi (1602), Budin Muhafizi (1605), ölümü (1607). Deli diye anilmasi gözü pek, acimasiz bir kimse oldugunu gösteriyor. Ayrica Iran seferine katilmis, yani Safevîlere karsi savasmis. Safevî yanlisi Alevîlere düsmanlik besleyebilir. Iki kere Sivas’a vali gönderilmis, ikincisinde oldukça uzun kalmis. Alevîleri iyi tanidigi, onlarla ugrasmasini bildigi anlasiliyor. Pîr Sultan’i astiranin Sivas Valisi Deli Hizir Pasa oldugunu söyleyen uzmanlarin görüsü dogruysa, sairin ölümü 1588′de, ya da 1590′dan sonradir. Gene uzmanlara göre, Pîr Sultan 1534′de Bagdat’in Osmanlilar’a geçisi üzerine, Iran Sahina, Güzel Sah’im çok yerlerden görünür Böyle uzun bir ömür sürdügü kabul edilirse, uzmanlar arasindaki görüs ayriliklari da sona erebilir. Çünkü bu uzun ömre hem Pîr Sultan’in siirlerindeki olaylara uygun düsen Sah Tahmasb dönemi, hem de Deli Hizir Pasa sigdirilabiliyor. Gene de bazi durumlarin açiklanmasi kolay degil. Örnekse, Pîr Sultan’in siirlerinde bir Alevî ayaklanmasindan söz ediliyor, oysa Deli Hizir Pasa döneminde Sivas’da böyle bir ayaklanma olmamis. Uzmanlar arasindaki görüs ayriliklarinin ötesinde, kesin olan sudur: Pîr Sultan abdal on altinci yüzyilda Anadolu’da, Sivas yöresinde yasadi. KITAPLAR Konuya ikinci önemli yaklasim Pertev Naili BORATAV ile Abdülbâki GÖLPINARLI’nin birlikte hazirladiklari, 1943′de yayimlanan Pîr Sultan Abdal adli kitaplar olmustur. Diger yayinlar: Pîr Sultan Abdal,Abdülbâki Gölpinarli, Varlik Yayinevi SANATI On altinci yüzyilda yazildigi bilinen bir yazmadaki, genellikle eski yazmalardaki Pîr Sultan siirleriyle sonradan bulunanlar arasinda, gerek dil, gerek söyleyis yönünden büyük ayriliklar oldugu gerçektir. Bu durumu gözönünde tutan uzmanlar, Pîr Sultan’in sanati üzerine konusurken, özellikle eski yazmalardaki siirlerinden, onun söyledigine kesin diye bakilan siirlerden yola çikiyorlar. Görüsleri söyle özetlenebilir: Pîr Sultan Halk edebiyati geleneklerinden hiç ayrilmamis, ölçü, uyak, biçim, dil, söyleyis özellikleriyle, bir halk ozani görünümünü hep sürdürmüstür. Siirleriin genellikle hece ölçüsünün 11′li (4+4+3 ve 6+5) ya da 8′li (4+4 ve 5+3) kaliplariyla yazmis, arada 7′li kalibi da kullanmistir. Aruz ölçüsüyle siiri yoktur. Yalniz, gene heceyle yazdigi bir siirinde gazel düzenini denemistir. Bunun disinda siirleri hep dörtlikler biçimindedir, kosma ya da semaî biçiminde… Çogu zaman yarim uyak kullanmis, ses azligini rediflerle giderme yoluna da sik sik basvurmustur. Siirlerinden Pîr Sultan’in saza bagliligi açikça anlasiliyor. Iyi bir çalgi ustasi oldugu da düsünülebilir. Konularini yalnizca dinsel inançlardan, mezhep ya da tarikat inançlarindan almamis, yasamin çesitli yönleri üzerine kesinlikle din disi siirler de söylemistir. Tarikat siirlerinde ise, Ali, On Iki Imam gibi genel konularin yani sira, kendi kavgasini, yasadigi günlerdeki çatismalari, ayrintilariyla yansitmis olmasi çok ilginçtir. Kurumsal konulara, örnekse Tasavvufun derin sorunlarina girmemis, yasam karsisinda hep sonut, hep disa dönük kalmistir. Inançlarinin,kavgasinin yilmak bilmez, sözünü sakinmaz bir propagandacisidir. Onun siirlerini okurken Anadolu’nun toplumsal tarihi üzerine bilgiler ediniriz. devlet düzenini bozuklugunu, mezhep ayriligindan dogan iç kavgalari, bu yüzden Alevîlere yapilan zulümleri, kadilarin haram yedigini, müftülerin yalan yanlis fetva verdigini, Siilerin karsilastigi güçlüklerin Sünnî halktan degil, Sünnî Osmanli Devleti’nden geldigini ögreniriz. Alevî Türkmenlerin, yönetimi durmadan bozulan, dinsel hosgörüden uzaklasan Osmanlilar’dan nasil kopup, Mehdî diye, kurtarici diye Iran Sahlarina sarildiklarini, siyasal kaygilara nasil araç edildiklerini görürüz. Bu baglanisin altindaki çaresizlikleri, giderek bu baglanisin yarattigi umut kirikliklarini sezeriz. Pîr Sultan din disi konular islerken halk ozanlarinin kaliplasmis sözlerini kullandigi gibi, zaman zaman bunlardan bütünüyle uzaklasmis köy yasamini tertemiz, katkisiz bir gözlem gücüyle yansiyan siirler de söylemistir. Insan, hayvan, doga sevgisiyle örülmüs siirler… Kullandigi dil çaginin konusma dilidir. Yabanci sözcükler, din, mezhep, tasavvuf, tarikat araciligiyla yasadigi günlerin konusma diline girdigi oranda onun siirlerine de girmistir KAYNAK: MEMET FUAT
|
||
| Alçakta Yüksekte
Alçakta yüksekte yatan erenler Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma Güzel Olanı Severler Baş Koydum Yarin Dizine Şekerden Şerbet Ezerler Pir Sultanım Gel Yanıma Bilene Danış Cahile Irak Ol Kamile Yakın Pir Sultan Abdalım Böyle Mi Olur Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez Kızılırmak Gibi Çağladım Aktım Elim Tutmaz Güllerini Dermeye Pir Sultan’ım Yaratıldım Kul Diye |
Gurbet Elde Gurbet elde bir hal geldi başıma, Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir. Derman arar iken derde düş oldum, Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir.Hüma kuşu suya düştü ölmedi, Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı. Dedim yâre gidem nasip olmadı, Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir.Kağıda yazarlar ufak yazılar, Anasız olur mu körpe kuzular. Yürek yaralıdır, ciğer sızılar, Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir.Pir Sultan Abdal’ım böyle buyurdu, Ayrılık donları biçti giydirdi. Ben ayrılmaz idim felek ayırdı Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir. Kul Olayım Kalem Tutan Ellere Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş Bu Meydanda Serilir Postumuz Pir Sultan Abdal’ım Başımdan Başlar Gelmiş İken Bir Habercik Sorayım Gelmiş İken Bir Habercik Sorayım Alçağında Al Kırmızı Taşın Var Benim Şah’ım Al Kırmızı Bürünür El Ettiler Turnalar Bazlara Şah’ın Bahçesinde Gonca Gül Biter Ben De Bildim Su Dağların Sahisin |
|

