BlogForumRadyoVideo?


24 Ağustos 2008

sevgi ‘ nin dili yoktur

Kategori: Öyküler — yaman @ 13:52

Yaşlı bir amca sabah erken evinden çıkmış yolda ilerlerken, Bir bisikletlinin kendisine çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokak’tan geçenler yaşlı amcayı hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler  adamcağzın yaralarına pansuman yapmışlar ama biraz beklemesinive röntgen çekerek herhangi kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı amca huzursuz olmuş ve acelesi olduğunu beklemek istemediğini söylemiş.   Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuşlar. adamcağızda :

Karım huzurevinde kalıyoor, Her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim ,Geç kalmak istemiyorum. Demiş.

Karınızın siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde  .?  demişler hemşireler.

Adam özgün bir ifadeyle  :

Ne yazık ki  karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu hatırlamıyor” Demiş.

Hemşireler hayretle :

Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor , Neden ? Her gün onunla kahvaltı yapmak için koşturuyorsunuz ” demişler.

Adam buruk bir sesle demiş ki :

” Ama ben onun kim olduğunu biliyorum ….”

yaşlı

Yazımızı  bu konuyla ilgili   William  BULMER  den güzel bir sözle noktalayalım.

” SEVGİNİN DİLİ YOKTUR ; ONU SAĞIR VE DİLSİZLER BİLE ANLAR. “ 

23 Ağustos 2008

ANLAMLI BİR ÖYKÜ…OKUYUN BENCE

Kategori: Öyküler — yaman @ 19:20

Gezgin Şehmuz geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe, insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına şaşırıp kalmış. Giydikleri elbiseler eski, yamalı, yırtık pırtıkmış. Ayaklarında ise, birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar bile varmış. Köyler, kasabalar ve şehirlerdeki evler tek katlı, ahşap yapılarmış. Tarlalar, bağlar, bahçeler belirli yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla az yer kaplıyormuş.

Başkente gitmiş. Padişahın sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde, ağaçlar arasında demişler. Ağaçlığın kenarında atından inmiş. Ağaçların arasından yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış. Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın çevresinde beş altı kişi, ellerinde kazmalarla toprağı kazıyorlar, ekim - dikim işiyle uğraşıyorlarmış. Yanlarına yaklaşmış:

- “ Kusura kalmayın ağalar, sarayı burada diye tarif ettiler. Acaba yanlış mı geldim? “ diye sormuş.

- “ Doğru gelmişsin, beyim!..Bizim padişahın sarayı işte burası. “ demiş köylülerden birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş.

Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı, nasıl olur da bu eski binada hüküm sürer?.. Aklına, hayallerine sığdıramamış. Başı dönmüş, bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş. Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri arasına almış, düşünceye dalmış.

- ‘ Vah bana, vahlar bana. Nasıl oldu da düşünemedim? Onca yoksulluk varken, bu yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir padişah olacağını. Çok yerler gördüm, çok insanlar tanıdım. Demek ki, tecrübe de bazı durumlarda pek işe yaramazmış. Neyse, kalk bakalım, Şehmuz. Gidelim, görelim şu fakir padişahı, yoksulluğunun derecesini ölçelim. ‘

Etrafında toplananlara:

- “ Yok bir şeyim.Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek isterim.Gezgin Şehmuz geldi deyin kendisine.“ demiş.

Oradakiler, sevinçle birbirlerine bakınmışlar. İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber vermeye gitmiş. Gezgin Şehmuz, biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta yaşlı padişah, kendisini ayakta karşılamış, gülerek:

- “ Hoş geldin!..Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında anlatılanları can kulağıyla dinlerim. Gittiğin yerlere hareket, bereket getirirmişsin. Bilgine, sözüne, sohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı zannederdim; pek gençmişsin. “

- “ Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti. Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar dururum. Gezerim, dolaşırım, sorarım, öğrenirim. Öğrendiklerimi, bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi bilgi hamallığı denebilir. “

- “ Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor, hiçbir şey de öğrenilemiyor. Neyse, yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına bak..” diyerek padişah, Şehmuz’a tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir sandalyeye oturmuş.

- “ Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin birçok kasabasını, köyünü görmüşsündür. Halkımın çok yoksul oluşu, şehirlerde tüccar bulunmayışı, toprakların büyük kısmının verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir. Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar? Halkım kendi karnını doyuramazken elbise mi, ayakkabı mı düşünecek. O boş gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik. Sonuç sıfır…”

- “Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen cinsten. Killi topraklar geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların kökleri hava ile temas edemez. Yağan yağmur suları bitkinin köklerine ulaşamaz. Hava ve su olmayınca da bitkiler yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan küçük bir bölümü kumlu topraklardır. Kumlu topraklar, bazı sebze ve meyvelerin yetişmesine elverişlidir. Fakat, kum oranı biraz fazlacadır. Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu karışım gübre ile desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar verimli topraklardır. Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli çoğaltılabilir. Ülke insanlarının et ve protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile kazanılabilir. “

Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını dikkatle dinleyen padişah:

- “Aman be Şehmuz, yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın. Duymadığımız, bilmediğimiz nice şeyler söylersin. Ağzından bal akar. Demek ziraat işlerinde böylesine metotlar geliştirilmiş. İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden temsilciler gelsin. Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde öğretsinler. Şu andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini başlatıyorum.“ demiş.

Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde, Gezgin Şehmuz’un gelişi, fakir ülke için büyük bir şans olmuş. Herkes, Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını can kulağı ile dinlemiş. Bilenler, bilmeyenlere anlatmış. Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi olan killi toprakla karıştırılmış. Hazırlanan tarlalar sürülmüş, gübrelenmiş, tohumlar atılmış. Su kanalları açılmış. Tarlalar sulanmış. Sonbahar yağmurları toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş. Ekim-dikim işleri bittikten sonra uygun yerlerde suni göletler hazırlanmış. Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok yerinde başaklar boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya başlamış. Herkes, sevinç içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış. Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar gelişmişler, semizleşmişler. Ertesi yıl, tarım yapılan topraklar daha da genişletilmiş. Tarlalara yeni tarlalar katılmış.

Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar. Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş, ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler. Önceleri bu ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar. Ticaret gelişmeye başlamış. Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan halk, ürünlerini parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan, tuğladan, sağlam, iki üç katlı evler yaptırmaya başlamışlar.

Padişah ise, iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük bir saray yaptırmış. Bu saraya taşınmış. Eski saray Gezgin Şehmuz’un ricası üzerine yıktırılmamış. Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz’un şu sözleri yazılmış.

“Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır. Yok bir tanedir. Bir yok, iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır: İki olur, üç olur, beş olur…Yok varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun yokluğunda var olur, varlık olur. “

Gezgin Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme, inceleme, araştırma ile çıkar gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş. Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden bu değerli adamın kalması için fazla ısrar etmemişler. Biliyorlardı ki, O, bir gezgindir. Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin Şehmuz padişah ile vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını tutamamış. Evet…Bir padişah ağlıyormuş. yazar serdar yıldırım’

22 Ağustos 2008

anne güvercin ve çocuk

Kategori: Hayattan Öğrendiklerimiz, Öyküler — yaman @ 14:21

Sevgili arkadaşlar işte size alıntı (kaynak belirterek ) öykü  kendimizi karşımızdaki canlının yerine koyma yı, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeylerin başka canlıyada yapılmamasını, hayvan sevgisinin önemini , vede ders alma ders çıkarma üzerine yazılmış manidar bir öykü lütfen okuyun. buyurun :

  Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu:


 

- “Vurma kuşları.”


 

Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di:


 

- “Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanat çırpsınlar. “


 

Batur: “Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani?”


 

Sarper: “Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı.


 

Batur: “Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma“ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek:


 

- “Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime“ dedi. Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper:


 

- “Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın“ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.


 

Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu:


 

- “Aslında elinde bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa.“


 

Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti.


 

Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu. Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti.


 

Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.


 

Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkan bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

Yazan: Serdar Yıldırım  

Kaynak: www.hikayearşivi.net

21 Ağustos 2008

Romantik kaptan

Kategori: Hayattan Öğrendiklerimiz, Öyküler — yaman @ 18:28

  Sevgili arkadaşlarım bu gün sizlere yaşanmış bir anıyı  kaynağını belirterek aktarıyorum. Sonuna kadar okuyun lütfen eminim beğeneceksiniz.  Her birimiz hayatın her anından ,Yaşananlardan dersler çıkarmalıyız. Buyurun okuyalım.

  Çek-Senet mafyasında kullanılan kartvizitlerde “Ben sizi bulurum!” yazarmış. Yani:

    ”Nereye kaçarsanız kaçın, tepenizde biterim!.”

    Başa gelen musibetler de öyle.

    İster denizde olun ister havada, o sizi bulur, asla gecikmeden.

    Üniversite yıllarımda, derslerin ağırlığından ve İstanbul’un gürültüsünden biraz olsun uzaklaşmak niyetiyle, bazen annem ve yengem de dahil olmak üzere, aile fertleriyle balığa çıkar, bunun için de ya Kumkapı’dan, ya da Yeşilköy’deki Haylayf Plajından bir kayık kiralardık. 1970′li yılların henüz başındaydık ve denize çıktığımızda, Allah’ın izniyle boş dönmüyorduk.

    Bir Pazar günü, ağabeyim ve eniştemle birlikte Kumkapı’dan açılıp demir attık. Genellikle yemli avı tercih eder; istavrit, mezgit, izmarit ve arada bir de olsa, kırlangıç gibi büyük balıklar yakalardık.

    O gün demir attığımız yerde, bu balıklardan hiçbirini bulamadık. Ancak oltamıza, bir şeylerin dokunduğunu hissediyorduk. Kısa bir süre sonra, onların ne olduğunu öğrendik. Önce kibarca tıklayıp, oltaya yakalandıktan sonra kafa ata ata yukarı çıkan şeyler, inanılmaz güzellikteki pembe renkleriyle göz kamaştıran mercan balıklarıydı. Balıkçı tezgahlarının en nadide parçalarıydı onlar. Lezzeti de ağzınıza layık.

    Akşama kadar, o balıklardan yirmi bir tane tuttuk ve bir sonraki hafta, tekrar aynı yere olta atabilmek için, kıyıdaki elektrik direği, cami minaresi ve büyük apartmanlar gibi önemli noktalardan “kerteriz” aldık. Balık avından hoşlananlar, “kerteriz” in anlamını iyi bilirler. Hoşlanmayanlar ise, zaten merak etmezler.

    Daha sonraki hafta, yengem ve rahmetli annemi de alarak denize açıldık. Ama hava bozuk olduğundan, bu işi kısa kesip geri döndük.

    O hafta bir türlü geçmek bilmedi. Pazar günü geldiğinde, sandalda üç usta balıkçı vardı. Ben, ağabeyim ve eniştem. Büyük bir itinayla kerterize oturduk. Artık mercanların tam üstündeydik. Aradan geçen günler içinde, mercan avı ile ilgili bilgiler edinmiş ve hem sandalın başından, hem de arkasından demir atmak gerektiğini öğrenmiştik. Böylelikle rüzgarın ara sıra yön değiştirmesinden ötürü etkilenmeyecek ve aynı yerde sabit kalabilecektik.

    Ava başladığımızda, kerteriz konusunda ne kadar usta olduğumuzu hemen anladık. Çünkü mercanları bulmuştuk. Unutulmaz bir ava başlamıştık. Hem de ne unutulmaz!.

    Eylül ayının sonlarına doğruydu ve inanılmaz güzellikte bir hava vardı. Ancak avın en civcivli yerinde, gözlerim birkaç kilometre ötedeki bir mavnaya takıldı. Kumkapı’nın meşhur kum mavnalarından biriydi bu. Ve her nedense rotası bize doğruydu. Ben, henüz askere gitmemiş olmama rağmen, babamın anlattığı askerlik hatıralarından edindiğim kültürle hemen bir gez-göz-arpacık operasyonu yaparak durumu kontrol ettikten sonra:

    - Ya enişte! dedim. Bu tekne tam üstümüze geliyor.

    Eniştem, henüz bir kibrit kutusu kadar görülen mavnayı yan gözle süzüp:

    - Hiç meraklanma! dedi. Koskoca denizde bize çarpması çok zor.

    Eniştem, tekrar işinin başına döndü. Ağabeyim ise, denizdeki oltasına tam konsantre olmuştu. Ama benim gözüm yine o teknedeydi.

    Mavnayla aramızda bir kilometre kadar bir mesafe kalınca, bir kontrol daha yaptım. Değişen bir şey yoktu. Bu sefer ağabeyime:

    - Ya abi!.. dedim. Bu tekne tam üstümüze geliyor.

    Ağabeyim makine mühendisi olduğu için, tam bir hesap adamıydı. Mavnaya bir göz atıp:

    - Hiç merak etme! dedi. Kaptan biraz sonra dümeni kırar.

    Ağabeyim, oltasına yem takmaya koyuldu. Fakat mavnanın yönünde hiç bir değişme yoktu. Bize doğru hızla yaklaşıyordu.

    Bu sefer, ikisine birden:

    - Yahu mübarekler! dedim. Bu teknenin bence hiç şakası yok.

    Eniştem ve ağabeyim, bir anda burnumuzun dibinde biten mavnanın üzerinde yazan “Bilmem ne Reis” yazısını okuma fırsatını işte o zaman buldular. Ve benim sesim korkudan kısılmış olduğu için, avazları çıktığı kadar bağırıp kaptanı ikaz etmeyi denediler. Başta rüyalarım olmak üzere, daha sonraki yıllarda defalarca yaşadığım o sahnede, eniştemin ilk önce “hooop hoooop!” diye bağırdığını, fakat kaptan köşkünde bir Allah’ın kulu olmadığını çok iyi hatırlıyorum.

    Kısacası işi işten geçmişti. Ve iki tarafımıza da demir attığımız için, demirin ipine asılarak mavnanın yolu üzerinden çekilmemiz mümkün değildi.

    Tekne bütün haşmetiyle tepemizde belirdi.

    İlk önce eniştem atladı suya, denize girmekten nefret ettiği halde.

    Arkasından da ağabeyim.

    Ben, su üzerinde kalabilmeyi ancak o yaz becerebildiğim için, denize yarım burguyla dalıp en hızlı stil olan “serbest”e geçtim. Ve sırtıma yapışan montum ve beni aşağı doğru çeken ikişer kiloluk kışlık botlarım eşliğinde, yeni bir rekor denemesine giriştim. Vücuduma dolanan misinalar da işin cabası.

    En büyük korkumuz, mavnanın pervanesi tarafından biçilmekti. Bu yüzden de ondan uzaklaşmamız gerekiyordu. Öyle yapmaya çalıştık. Mavna, bütün gücüyle sandalımıza çarptı. O can pazarında görebildiğim tek şey, bin bir güçlükle tuttuğumuz balıkların, onları koyduğumuz kovanın içinden en az bir buçuk iki metre havalanmasıydı. Çarpmanın şiddetiyle, demir attığımız iplerden biri kopmuş ve sandalın sağ omurgası kırılmıştı. En büyük endişem, ayağına biraz soğuk su dökülmesi halinde bile gazdan kıvranan ve eli ayağı kesilip bitkisel hayata geçen ağabeyimdi. Eniştemin durumu herhalde rahat olduğu için, mavnanın ortalıklarda görünmeyen kaptanına bütün gücüyle bağırıyor ve lügatındaki en orijinal kelimeleri tek tek sıralıyordu.

    Mavna, yarıdan fazlası suya gömülen gövdesiyle dev bir balina gibi suyu yararken, gözlerimiz yine kaptanı aradı. Nihayet onu gördük. Teknede ondan başka kimse yoktu ve Rabbim şahittir ki, mavnanın arka korkuluklarına dayanmış vaziyette denizi seyrediyordu.

    Romantik kaptan, bizi üzerimizdeki ceket ve monatlarla çırpınıp dururken görmesine ve yardım feryatlarımızı duymasına rağmen, hızını bile kesmeyip uzaklaştı.

    Onunla ahirette görüşeceğiz. Üstelik de sizlerin huzurunda.

    Allah, bu satırların yazılmasını murat etmiş olmalı ki, sağ tarafı çökmesine rağmen sandalın parçalanıp batmasına, ya da mavnanın bir tarafına takılıp onunla birlikte gitmesine izin vermedi.

    Midelerimizi deniz suyuyla doldurup Marmara’nın su seviyesini biraz düşürdükten sonra sandala çıkabildik. Hepimiz nefes nefese kalmıştık ve sonbaharın serinliğinden değil de, geçirdiğimiz felaketten ötürü tir tir titremekteydik. Elbiseler üzerimize yapışmış, çizme ve ayakkabılarımız suyla dolmuştu. Uzun bir süre boyunca konuşamadık. Üzerimizdeki ıslak eşyaları hafiflettiğimizde, ikindi güneşi sırtımızı işitti. Balıkların bir bölümü denize dökülmüştü. Ama deniz mercanlarla doluydu. Üstelik de yemlere hiçbir şey olmamıştı.

    Ne olduğunu tahmin ettiniz tabi.

    Yedek oltaları çıkartıp tekrar ava başladık.

    Halimizden son derece memnunduk. Üstelik de hiç durmadan şükrediyorduk.

    Özellikle, yüzme bilmeyen annemin ve bebek bekleyen yengemin o gün aramızda olmamasına.

    Ve “Ben sizi bulurum!” diyen kaderimizin, bizi koskoca denizde yakalayıp, yıllar boyu unutulmayan ve binlerce kişi tarafından paylaşılacak olan güzel bir hatıra bırakmasına.

Kaynak: Hayatın İçinden -Sevgi Öyküleri (Cüneyd Suavi)-Zafer Yay.
Hazırlayan: KuTuL KuLuB
www.hikayearşivi.net

20 Ağustos 2008

Beşinci Ders

Kategori: Öyküler — karabela @ 00:30

Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve ‘Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı’ dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu…
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
‘Hemen mi öleceğim ?’
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.