BlogForumRadyoVideo?


01 Ağustos 2008

Seni Seviyorum - Rafet El Roman

Kategori: Müzik — vezirgan @ 12:53

Rafet El Roman - Seni Seviyorum 2008 (düet Sinem)
Yükleyen haylazcom


SEN BILEMEZSIN NE ÇEKTIRIYOR
YOKLUGUN BANA SEVDIGIM
BITMEZ SORULAR UZAR GECELER
O DÜSÜNCELER ÜZÜNTÜLER
SEN GENÇLIGIMIN BÜYÜK PARÇASI
SEN GENÇLIGIMIN ANLAMI
BIZ NELER NELER YASADIK BERABER
KALIN BIR ROMAN KITAP GIBI

SEN GITTIGIN AN ÇARESIZ KALIR
AKLIM KARISIR RAHAT EDEMEM
MORALIM BOZULUR CANIM SIKILIR
SEN BILEMEZSIN DAHA NELER
BAK NE DIYORUM GIZLEMIYORUM S
ENSIZ YASAMAK ZOR GELIYOR BANA
HER AN IÇIMDESIN HER AN KALBIMDESIN
SENI SEVIYORUM SEVIYORUM

SENSIZ YASAYAMAM SENSIZ HIÇ OLAMAM
SENSIZ YASAMAK ZOR GELIYOR BANA
HER AN IÇIMDESIN HER AN KALBIMDESIN
SENI SEVIYORUM SEVIYORUM

VE O AN GELIRDE ISTE O AN BEN YASAYAMAM

HANGI YÖNÜNÜ ÇOK SEVIYORUM
BILIYOR MUSUN SEVGILIM
BIRAZ IÇINCE BASIN DÖNÜNCE
ANLATINCA BANA HALINI
SONRA DALINCA DÖNÜP BAKINCA
GÖZLERINDEKI O SEVINÇ
BANA SARILINCA SONRA SORUNCA
NE KADAR SENI SEVDIGIMI

SEN GITTIGIN AN BITER CESARETIM
UZAR HEDEFLERIM HAYALLERIM
BITMEZ SORULAR DINMEZ KEDERIM
O DÜSÜNCELER ÜZÜNTÜLER
BAK NE DIYORUM GIZLEMIYORUM
SENSIZ YASAMAK ZOR GELIYOR BANA
HER AN IÇIMDESIN HER AN KALBIMDESIN SENI SEVIYORUM SEVIYORUM

SENSIZ YASAYAMAM SENSIZ HIÇ OLAMAM
SENSIZ YASAMAK ZOR GELIYOR BANA
HER AN IÇIMDESIN HER AN KALBIMDESIN
SENI SEVIYORUM SEVIYORUM

VE O AN GELIRDE ISTE O AN BEN YASAYAMAM..

09 Haziran 2008

türkü hikayeleri :kırmızı gül demet demet

Kategori: Müzik — yaman @ 20:33

Kırmızı Gül Demet Demet hikayesi Hikayesi

Kırmızı gül demet demet,
Sevda değil bir alamet,
Balam nenni, yavrum nenni
Gitti gelmez ol muhannet
Şol revanda balam kaldı,
Yavrum kaldı, balam
nenni

Nenni ya! Nenni ki nenni!. Yavrum nenni!     Bir demet kırmızı gülle
gelen nenni!. Nasıl oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek…
Varıp sormak gerek türküye :      ”Ey türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni!. Yavrum nenni…    Balam, nenni”. Bu demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye duygu mu taşıyor?          Neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı, öküz gözü gibi,    kırdan toplanmış papatyalar değil de, demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok mu?. Onlar duygu simgesi gül kat…               Ama bir tek!. Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal, demiş olmazmısın? Ama senden iyisini bilecek değiliz ya!. Kırmızı gülü
seçmişsin sen.   Hem de demet demet…

Ha bir de ‘balam’ meselesi var! Yavrum diyorsun… ‘Nenni’ diyorsun ‘Gitti gelmez’ diyorsun. Yoksa bir ananın balasına,       yavrusuna çağrısı mı bu?             Şol Revan’da kalan balası üstüne mi söylenmiş?.           REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN, yani günümüzde Ermenistan’ın başkenti…              Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası… Neden derseniz, REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çıkmış,                  Safeviler işgal etmiş. Yıl 1635. Dördüncü Murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda,                   REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. Mal götürüp, mal getirmişler… Memet de gidip gelen kervancılardan birisi… Anasının da tek ‘balası’… Tek oğlu!.         Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar…          Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN’da satıyor Memet… Memet de Memet hani… Karayağız bir delikanlı… Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet’in. Her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına..                                                          Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti…   Sevgi saygı simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana…  Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor… Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın.  Rüyaları hep Memet üstüne…  REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kanter içinde uyanıyor.       Hayra yormaya çalışıyor.  Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor.         Bir hortum, yutuyor kervanı. Koca kervan döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor. Memet’i arıyor gözleri. Kara yağız,  kaytan bıyık Memet,  ellerini uzatıyor anasına. ‘Tut ellerimi’ diyor.              Ama ne gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor.   Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN’dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor.   Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor.

Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor .      Bazen de tersi oluyor . Kervanın dönüşü,  bayram gibi!  Kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor.   Kimi analar da oğlunu.    Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler.                  Yemen seferinden döner gibi.  Gerçi savaş dönüşü değil ama;  hastalığı sağlığı var… Karı var, ayazı var!.  Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı.   İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi.    Kusma, iltihap, baş dönmesi. En sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı.   En erken üç gün.  En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama…   Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem, alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ”Sensiz olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle başlıyorum. Seninle bitiyor gecem.                                     Zaman yitirmemek gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses; ne bir nefes.   Düşlerdeki yerin hariç.    Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık.                    Öyle demiştik. ”Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için”. Bunları sen söylemiştin.      Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu bir sokak arası mıydı?.      Yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde.       Bir de kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı güneş. Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an.       Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?.         Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli.       Bahar mı kokuyordu saçların.     Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili.       Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum.        Ellerini tutabilsem yeniden.     Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!.     Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin.    Aniden yok oluyorsun düşlerimden.   Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye.      Uzattığım ellerimi tutsa ya!   Ateşler içindeyim.    Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda.

Gurbet elde baş yastığa gelende,
Gayet yaman olur işi garibin,
Gelen olmaz giden olmaz yanına,
Bir çalıdır mezar taşı garibin.

Bir çalının dibine gömüyorlar Memet’i.     Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü.      Kara toprak alıyor bağrına.      Gençmiş… Sevenleri varmış… Anası yavuklusu yol gözlüyormuş.      Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir.     Memet’i de Revan’da vebayla yakalıyor.     Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet.  Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor.        Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır mezar taşı Memet’in!.    Bir tek Memet değil vebaya teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor.      Sahipsiz mezar oluyor Revan ‘ da.    Kalanlar perişan. Utangaç.    Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki… Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi…    Ağır ağır Erzurum’a giriyor kervan. Analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler…    Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş.    Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını bulamayanlar,       ilk rastladığına soruyor. ”Oğlum Memet’im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede kaldı”.    Sen sen ol da gel yanıtla. “İlkin kusma başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra…             Sonra bir çalının dibine gömdük onu”. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasına… O ana deli olup dağlara düşmez mi?.       Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?.           Kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. Karayağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi?     Ölümün hepsi kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var olan…   Soluyan, nefes alan; nefes veren. Bir anda yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ”Öldü de kurtuldu” diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde gidenler. Anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor. Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor.              Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ yolları.             Dilinde türküsü. Gönlünde oğlunun hayali. Deli olup dağlara düşüyor. O’nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ”Kırmızı gül demet demet.        Sevda değil bir alamet Şol Revan’da balam kaldı.          Yavrum kaldı”… diye diye haykırdığını söylediler.

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil, bir alamet
Balam nenni, yavrum nenni,
Gitti gelmez ol muhannet,
Şol Revan’da balam kaldı,
Yavrum kaldı,
Balam nenni,

Kırmızı gül her dem olmaz,
Yaralara merhem olmaz
Balam nenni,
Yavrum nenni,

Ol tabipten derman gelmez
Şol Revan ‘ da balam kaldı,
Yavrum kaldı,
Balam nenni.

Kırmızı gülün hazanı,
Ağaçlar döker gazalı,
Karayağızın güzeli
Şol Revan ‘ da balam kaldı,
Yavrum kaldı,

08 Haziran 2008

cem karaca : şeyh bedrettin destanı şarkı sözü

Kategori: Müzik, Şiirler — yaman @ 20:40

Sıcaktı,
sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
Bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en seven,
en büyük, en güzel kadın;
TOPRAK Nerdeyse doğuracak doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun Dağlarından O
Baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını;
Kırlarda çocuk başlarını kanlı gelincikler gibi koparıp,
Çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde,
Bes tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen Şehzade Murat’tı
Hükmü Humayun sadır olmuştu ki Şehzade Murat’ın ismine
Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mühid Mustafa’nın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mühid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa
baktı korkmadan, kızmadan, gülmeden.
Baktı dimdik dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en seven,
en büyük, en güzel kadın;
TOPRAK Nerdeyse doğuracak doğuracaktı.
Baktı Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Bu kayalardan bakanlar,onu
üzümü, inciri, narı;
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarlan,
ince belli aslan yeleli atlarıyla,
duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…
en yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en seven,
en büyük, en güzel kadın;
TOPRAK Nerdeyse doğuracak, doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere
Birdenbire
kayalardan dökülür, gökten yağar, yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar.
Dikişsiz ak tibaslı baş açık, yalnayak ve yalınkılıçlılar.
Mübalağa cenkolundu.
Aydının Türk köylüleri,
sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnaflan,
onbin mühim yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına onbin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç saflar pare pare edildi ama,
Boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
onbinler ikibin kaldı,
Hep bir ağızdan türkü söyleyip,
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanağından gayri her şeyde,her yerde hep beraber diyebilmek için
Onbinler verdi sekizbinini…

Yenildiler
Yenenler, yenilenlerin dikişsiz akgömleğinde sildiler
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi, kılıçlarının kanını.
Hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu.
DEME…
Bilirim
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
O bu dilden anlamaz pek.
O “Hey gidi kanbur felek, hey gidi kahpe devran hey”, der.
Ve teker teker,
Bir an içinde,
Omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde.
Geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak,
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlupları.
Dostlar
biliyorum
Dostlar
biliyorum nerde, ne haldedir O.
Biliyorum gitti gelmez bir daha.
Biliyorum bir deve hörgücünde, kanayan bir çarmıha, çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından.
Dostlar bırakın beni, bırakın beni
Dostlar bir varayım göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı.
Boynu vurulacak ikibin adam, Mustafa ve çarmıhı.
Cellat kütük ve satır herşey hazır herşey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir başa, altın üzengiler, kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk, Amasya padişahı şehzade Sultan Murat.
Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid paşa

Satırı çaldı cellat
Çıplak boyunlar yandı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere.
Çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın kılı depremedi;
İRİŞ DEDE SULTANIM İRİŞ dedi bir,
Başka bir söz demedi.

05 Haziran 2008

Aşık Veysel Şatıroğlu

Kategori: Müzik, Ozanlarımız — yaman @ 10:07
 

 

  Ben giderim adım kalır
   Dostlar beni hatırlasın
   Düğün olur bayram gelir
   Dostlar beni hatırlasın

               Can bedenden ayrılacak
               Tütmez baca, yanmaz ocak
               Selam olsun kucak kucak
               Dostlar beni hatırlasın…


     Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir şiirinde “Ücyüz-onda gelmiş idim cihana” diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel’i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas’ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle… Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var.” demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel’in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece. Veysel’in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel’in kotu kaderine. 
    Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas’ın köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh’lı Ali Ağa’dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken (1919) anası, babası Veysel’i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel’e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızı varmış Veysel’in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel’i yeniden evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel’e.     Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel’i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel’in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer’in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel’in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: “Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi” mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan’i, Yunus’u, Emrah’i, Dertli’yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer’in ayrı bir yeri vardı Veysel’de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul’da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel’e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı” özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.     Veysel’in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan’da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı. Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri “Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?” demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu defa “O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel’i kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o… Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle… Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da “Dostlar Beni Hatırlasın” şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.

yazan: Ümit Yaşar Oğuzcan

Dostlar beni hatırlasın

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
  Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın…

Hacı Bektaş

Medet mürvet deyip kapına geldim 
İsteğim dileğim ver Hacı Bektaş 
İndim eşiğine yüzümü sürdüm 
Kusurum günahım var Hacı Bektaş
Kul olanın elbet olur kusuru Nesli Peygambersin cihanın nuru 
Alisin Velisin Pirlerin Piri 
Galma kusurlara Pir Hacı Bektaş
Horasandan ayak bastın uruma 
Mucizeler şahit oldu pirime 
Bak şu vaziyete bak şu duruma 
Eşin yok cihanda bir Hacı Bektaş Geçmem dedin duvarımda sinekten 
Yalan sadir olmaz ervahı pekten 
Sana inanmışım ervahtan kökten 
Sana inanmayan kör Hacı Bektaş Sana yalvarıyor VEYSEL biçare 
Yine senden olur her derde çare 
Bir arzuhal sundum gani Hünkare 
Keremin ihsanın bol Hacı Bektaş

Beni Hor Görme Gardaşım Beni Hor Görme Kardeşim
Sen Altındın Ben Tunç Muyum
Aynı Vardan Var Olmuşuz
Sen Gümüşsün Ben Saç Mıyım

Ne Var İse Sende Bende
Aynı Varlık Her Bedende
Yarin Mezara Girende
Sen Toksun Da Be Aç Miyim

Kimi Molla Kimi Derviş
Allah Bize Neler Vermiş
Kimi Arı Çiçek Dermiş
Sen Balsın Da Ben Cec Miyim

Topraktandır Cümle Beden
Nefsini Öldür Ölmeden
Böyle Emretmiş Yaradan
Sen Kalemsin Ben Uç Muyum

Tabiata Veysel Aşık
Topraktan Olduk Kardaşık
Aynı Yolcuyuz Yoldaşık
Sen Yolcusun Ben Bacmiyim

 Kara Toprak

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara TopraktırNice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Turlu İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara TopraktırKoyun Verdi Kuzu Verdi Sut Verdi
Yemek Verdi Ekmek Verdi Et Verdi
Kazma İle Dövmeyince Kıt Verdi
Benim Sadık Yarim Kara TopraktırAdemden Bu Deme Neslim Getirdi
Bana Turlu Turlu Meyva Yetirdi
Her gün Beni Tepesinde Götürdü
Benim Sadık Yarim Kara TopraktırKarnin Yardim Kazma İle Bel İle
Yüzün Yırttım Tırnak İle El İle
Yine Beni Karşıladı Gül İle 
Benim Sadık Yarim Kara Topraktırİşkence Yaptıkça Bana Gülerdi
Bunda Yalan Yoktur Herkesler Gördü
Bir Çekirdek Verdim Dört Bostan Verdi
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Havaya Bakarsam Hava Alırım
Toprağa Bakarsam Dua Alırım
Topraktan Ayrılsam Nerde Kalırım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Dileğin Varsa İste Allah’tan
Almak İçin Uzak Gitme Topraktan
Cömertlik Toprağa Verilmiş Haktan
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Hakikat Ararsan Açık Bir Nokta
Allah Kula Yakın Kul Da Allah’a
Hakkin Gizli Hazinesi Kara Toprakta
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Bütün Kusurlarımı Toprak Gizliyor
Merhem Calip Yaralarımı Tuzluyor
Kolun Açmış Yollarımı Gözlüyor
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Her Kim Ki Olursa Bu Sırr-ı Mazhar
Dünyaya Bırakır Ölmez Bir Eser
Gün Gelir Veysel’in Bağrına Basar
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Derdimi Dökersem Derin Dereye

Derdimi dökersem derin dereye
Doldurur dereyi düz olur gider
Irakipler geldi girdi araya
Korkarım yar benden yoz olur gider
Ilgıt ılgıt yeller eser seherde
Yar beni düşürdü onulmaz derde
Yar ile buluşsak bir tenha yerde
Duyar düşmanlarım söz olur gider
Pervane ateşten sakınmaz canı
Uğruna koymuşum başı bedeni
Doldur tüfengini hedef al beni
Yaram doksan dokuz yüz olur gider
Veysel der çıkayım bir yüce dağa
Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa
Bir gün olur tenim düşer toprağa
Karışır toprağa toz olur gider 

14 Mayıs 2008

Ferayi’dir Kızın Adı ( türkü hikayeleri)

Kategori: Müzik, Öyküler — yaman @ 11:33

Şu bizim Milas, tarih boyunca iki uygarlığa başkentlik

etmiştir. İlkin Halikarnassos’tan (Bodrum’dan) önce

Karya Krallığına; daha sönra da Menteşe Beyliğine.

Menteşe beylerinden Yakup’un oğlu İlyas, av meraklısı,

dağlar sevdalısıymış. Silahını omuzladığı gibi,

dağlara düşermiş. O dağ senin, bu dağ benim. Hani,

bizim Muğla’mızın dağları da dağdır ha. Adam, avcı

olmasa bile aç kalmaz Muğla dağlarında. Mevsimine göre

çıntar (mantar) toplar, közde kebap edip yer.

Mersindi, çilekti, geyik elmasıydı, haruptu, incirdi;

doyurur karnını. Sözün akışını değiştirmiyelim; İlyas

Bey’den anlatıyorduk: Bu İlyas Bey, bir ilkyaz günü

Muğla dağlarında av ardında koşuyormuş. Göktepe

dolaylarında olacak; dünya güzeli bir Yörük kızına

rasgelmiş. Bilinir ki; Yörükler yazı yaylada, kışı

yazıda (ovada) geçirirler. İlyas Bey; bu becene(ıssız)

dağ başında bir güzeller güzeliyle karşılaşınca

şaşırmış:

- İn misin, cin misin? diye sormuş. Kız:

- Ne in’im, ne cin! Sencileyin bir insanım.

- Peki, ne arıyorsun bu dağ başında?

- Kuzularımı, oğlaklarımı güderim. Ya sen?

- Ben mi? av avlayıp kuş kuşlardım ki; bugün bahtım

karşıma seni çıkardı. Adın ne senin?

- Ferayi.

- Ferayi. Ferayi. Ferayi…

- Benim Türkmen adımı Beyenmedin yalım “galiba”?

- Yoo. Çok Beyendim de, Beyendiğimden, düşürmem adını

dilimden.

- Ya senin adın ne? Neyin nesi, kimin fesisin?

- Adım İlyas. Yakup beyin oğlu.

- Ooo. Beyimizin oğlu beyimiz onurlandırmış obamızın

konduğu yerleri. Ne mutluluk canımıza. Hadi,

çadırımıza buyur da, bir tas ayran sunayım sana.

Açsındır, çökelek çıkarayım.

İlyas Bey, Ferayi’nin sunduğu çökeleği bazlamaya sarıp

yemiş, tas tas ayran içmiş. Bir yadan da, Ferayi’yle

evlenmeyi kafasına koymuş, içini açmış:

- Benle evlenir misin Ferayi?

- Bunu anam-atamla konuşman gerek bey..

İlyas Bey dönmüş Milas’a. Anasına iletmiş kararını:

- Ana can, hep, benim evlenmemi ister durursun değil

mi?

- Hemde nasıl! Hayrola, buldun mu yoksa gönlünün

sultanını?

- Buldum ana. Senden dileğim odur ki; dileğimi bey

babama açasın.

- Olur oğul. Kim ki gelinimiz olacak kız?

- Göktepe’de oba kurmuş Yörük kızı Ferayi.

Yakup bey, adamlarından birkaçını yanına alıp, varmış,

Ferayi’nin obasına. Hoş-beşten sonra da çıkarınış

ağzında baklayı:

- Gelişimiz şundandır ki; diye söze başlamış…

“Bahçenizdeki gülü dermeye geldik, sizinle kardeşlik

olmaya geldik… Oğlum bir Beyenmiş Ferayi’yi, ben iki

Beyendim…”

Bey bu, sözü buyruktur. Ferayi’nin babası da

mırın-kırın etmemiş:

- Civan oğlun İlyas’a kız vermek, obamıza şan verir,

demiş.

Düğün hazırlıklarına tezelden başlanması

kararlaştırıldıktan sonra konuklar daha oturmamışlar.

Muştuyu İlyas’a ve halka vermek için, Milas’a doğru

yola koyulmuşlar.

Onlar obadan uzaklaşırken, Ferayi’nin ağabeyi Mıstık

dönmüş sürüyü yaylatmaktan. Neler olup bittiğini

sormuş babasına. Babası:

- Obamızın başına devlet kuşu kondu oğul! diye girmiş

söze; “Yakup Beyoğlu İlyas Bey, bacın Ferayi’ye gönül

koymuş ki; babası Ferayi’yi istemeye gelmiş…”

Mıstık:

- O İlyas olacak beyoğlu Ferayi’yi nerde görmüş? demiş

ve “Anlaşılan Ferayi onunla yavuklanmadan

(nişanlanmadan) görüşmüş. Ben bunu ar ederim. İlyas

kendine başka kısmet arasın” diye eklemiş. Nice ısrar

etmişlerse de, “nal” demiş, “mıh” dememiş Mıstık.

- Ferayi, bakmış ki başka yol yok; haber salmış İlyas

Bey’e:

“- Beni falan gün Kanlı Kapuz’un (kanyonun) ağzında

bekle. Ben çeyizimi sarı mayaya (dişi deveye) yükler

gelirim. Ordan da kaçarız birlikte…” İlyas Bey,

atlamış atına, kavil (buluşma) yerine doğru yola

düzülmüş. Gelin görün ki; Mıstık sezmiş olan biteni.

İzlemiş Ferayi’yi. Kanlı Kapuz’un başında yakalamış.

“Demek İlyas’la kaçacaksın ha?” diyerek, çekmiş

bıçağını, delik-deşik etmiş biricik bacısını. Sonra da

kendini, kapusun kara derinliklerine atmış. İlyas bey

kavil yerinde, çeyiz yüklü sarı mayayı başıboş

görünce, yüreği ağzına gelmiş. Az sonra da Ferayi’nin,

al kanlar içindeki ölüsünü bulmuş. Bunun üzerine İlyas

Bey ne yapmış, bilmiyoruz. Bildiğimiz bir yey var:

Halk usta, bu acılı öyküyü türküleştirmiş, dünya

durdukça çığrılsın; sevenlerin arasına kimse girmesin

diye:

Ferayidir gızın adı Ferayi de yandım aman

Esmer yarim de aman da Ferayi

Türkmen de gızı,katarlamış mayayı of yandım aman

Esmer yarim de aman da mayayı

Ninni ninna,ninni ninnana,nininih,ninaynam

Aman da aman Ferayi

Demirciler demir döğer,tuncolur öf yandım aman

Esmer yarim de aman da tuncolur

Sevip sevip ayrılması,gücolur öf yandım aman

Esmer yarim de aman da gücolur

Kaynak:

Ahmet Günday

Bağlama Metodu

Notaları ile Halk Türküleri

ve Türkü Hikayeleri Nisan 1977