Lev Nikolayeviç Tolstoy 28 Ağustos 1828 - 7 Kasım 1910,Büyük bir rus yazarı, fikir, eğitim, sanat dünyasının en ünlü kişilerinden biridir. Zengin bir ailenin çocuğu olarak Yasnaya-Polyana’da doğdu. Çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra babasını kaybetti, yakınlarının elinde büyüdü. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi vardı. Öğrenimini tamamlamak için Moskova ya gitti. Çalışkan zeki bir öğrenci olarak başarı ve sevgi kazandı. Fransızcasını ilerletmiş, Voltaire ‘i ve J. J. Rousseau yu okumuş, bu iki yazarın kuvvetle etkisinde kalmıştı. Yasnaya-Polyana’ya döndü, yoksul köylüler arasına katıldı. İlk eseri olan “Çocukluk u” bu sıralarda yazdı.
Bir süre sonra orduya girdi; Kafkasya ya gitti. Kafkas halkının yoksulluk dolu yaşayışlarını ele aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikayelerini yazdı. 1854′te Kırım savaşı na subay olarak katıldı. Sonra askerlikten ayrılıp Petersburg a gitti. Bir kısım eserlerini oldukça sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Gene de içinde aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu. Batı Avrupa ülkerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya , Fransa , İsviçre ‘de dolaştı. Yurduna dönüşünde gene Yasnaya-Polyana’ya yerleşti. Asalet ünvanlarından, lüksten sıkılıyordu. Köyünde bir okul kurdu. Bu okul, öğrenim, eğitim bakımından yepyeni bir kurumdu. Huzura kavuştuğuna kanaat getirdikten sonra, 1862′de evlendi.
Tolstoy evlendiğinde karısı Sophie Behrs 16 yaşında idi.Bu evlilik onun düzenli bir hayat özlemini giderecekti.Karısına önceki yaşamı,özelliklede yanlarında çalışan kadın kölelerle olan cinsel ilişkileri anlattığı günlüklerini evlendikleri gün okuması için vermiş ve önceki hayatındaki yaptığı yanlışları öğrenmesini istemiştir.Fakat cinselliğe düşkünlüğü evlilikleri boyunca sürdü.Bu evlilkten 12 cocukları oldu bu çocuklardan 5′i öldü.Eserlerinin en kuvvetli olan iki romanı “Savaş ve Barış ” ile “Anna Karenina ‘yı”, bu sıralarda yazdı.Karısı eserlerini yazmasında en büyük yardımcısıydı,hatta “Savaş ve Barış”ı 12 kez düzeltmelerini yapıp yazmıştır. Aradan bir süre geçince yeniden, bu sefer eskilerden daha şiddetli bir moral çöküntüsüne uğradı. Geniş halk yığınlarının, özelikle Rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı bıkıp usanmadan yazmasıydı. “Kruetzer Sonat “, “Efendi ile Uşak “, “Karanlıkların Gücü”, “İman nedir “, “İnciler”, “Kilise ve Devlet “, “İtiraflarım ” hep bu yılların ürünleridir.
Eserlerinde insanlığın çeşitli meselelerine değinen Tolstoy’un dünya ölçüsünde bir sanat ve fikir değeri vardır. Kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaradılışını, yaşayışını gerçekten büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof bir eğitimci olarak da ün kazanmıştı. Yukarıda sayılanların dışında “Diriliş “, “Gençliğim “, “Çocukluk “, “Hacı Murat (roman)”, “Ayaklanış “, “Sergey Baba”, “Tanrı Bizim İçimizdedir “, “Kazaklar”, “Tesadüf”, “İki Süvari” gibi eserleri vardır.

Vasiyetinde mezarına Haç koydurtmaması Müslüman olarak ölmüştür diyenlerin en büyük kanıtı olup bir Azeri Generalinin hristiyan eşine de çocuklarının din olarak hristiyanlığı değil de müslümanlığı seçmesini tavsiye etmesi bunu da kanıtlar niteliktedir.O dönemde bir hristiyan kadın ile bir müslüman erkeğin evlenmesi sonucu olan çocuklar Katolik meshebi tarafından hristiyan olarak kabul edilir ve vaftizi istenirdi.Generalin eşi de bunu bir mektupla L.Tolstoy’a bildirmiş ve fikrini almıştır. 82 yaşında vefat eden Tolstoy birçok kez büyük sıkıntılar yaşamıştır.Tolstoy ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdikten sonra, bir küskünlük sonucunda, evini bırakıp yollara düştü. Bir gün küçük bir kasaba istasyonunda, hayata gözlerini yumdu.
ROMANLARI
*Anna Karenina
(Tolstoy’un Kısa Hikayelerinden Biri)
ÖYKÜLERİ
MASALLARI
GÜNLÜK VE MEKTUPLAR
bilgiler wikiped inden alınmıştır.
Hasan Sabbah
Hasan Sabbah
Hasan Sabbah (1034 - 1124), Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve Batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır. Tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer.
Hayatı
İran’da Kum kentinde dünyaya gelmiştir. Zamanın önde gelen okulllarında okuma şansı bulmuştur. Ailesiyle birlikte Rey şehrine gittiğinde burada Şii inancının önderleriyle temas etmiş ve Şiiliği benimsemiştir. Dini çalışmalarını geliştirmek için Fatimilerin hakim olduğu Kahire’ye gitmiştir. İran’a döndüğünde Selçuklu Türk sarayında yüksek bir memuriyetle işe başlayacaktır. Ünlü yönetici Nizamülmülk’ün emrinde çalışmaya başlayacaktır.Bu aşamadan sonra hayat hikayesinde belirsizlik başlar. Bazı iddialara göre Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah birlikte aynı dönemlerde öğrencidirler ve kim hayatta en çabuk yükselirse diğerlerine yardım edecektir. Bu efsanenin doğruluğuna dair bir bilgi bulunmamaktadır. Bundan sonra kesin olarak bilenen ise Hasan Sabbah’ın yoğun dini çalışmalarından sonra örgütlenmeye başladığı ve Alamut kalesini ele geçirip burada üslenmesidir.
İsmailiyye
İslamiyetin tarihinde yaşamış olduğu farklı mezheplerden biri olan Şiilik mezhebi İran’da yaygındır. Bu mezhepin üyelerinin Selçuklu hakimiyetindeki bölgelerde Sünni yöneticiler tarafından baskıya maruz kaldıklarından dolayı Şiilik gizli olarak kendisini varetmiştir. Hasan Sabbah’ın da mensup olduğu İsmailiyye tarikatının inancına göre 12 imamdan yedincisi olan Cafer öldükten sonra oğlu İsmail’i imam tayin etmiştir. Ancak İsmail babasından önce ölmüştür. İsmailiye tarikatı ise İsmail’in ölmediğini ve gizlenmek için ortadan kaybolduğunu, zamanı gelince geri döneceğini savunur. Bunun haricinde Hasan Sabbah’ın bağlı bulunduğu Nizari kolu ise 18. imam Mustansır’dan sonra ise Musta’li değil Nizari’nin gelmesi gerektiğini savunur.
Dini Liderliği
Aslında bütün dini arkaplanına rağmen o dönem Ortadoğu’da ve diğer ülkelerde din kisvesi altında verilen mücadelelerin ve savaşların aslında ekonomik ve sosyal bir altyapısını bulmak mümkündür. Söylenen efsanelerin aksine Hasan Sabbah aslında ülkesi işgal altında bulunan bir liderin halkını baskı ve işgalden kurtarmak amacıyla yaptıklarını yapmıştır. Dini bir arkaplan sayesinde bilgisiz halkın desteğini kazanarak silahlı bir örgüt kurmuş ve güçlü devletler arasında yüzyıllarca varolacak ve dikkate alınması gereken bir yapı kurmuştur. haşhaşla adam uyutup suikast işletir
Hakkındaki Efsaneler
Hasan Sabbah hakkında yazılan birçok popüler eserin aksine konuyu bilimsel olarak değerlendiren eserler de mevcuttur. Bunlardan en önemlisinin yazarı Farhad Daftary’ye göre döneme ait bilgi kaynakları sadece Şii inanca düşmanlık besleyen Sünni kaynaklar ve İslami tarihi hiç anlamayan yanlı Haçlı kaynaklarıdır. Buralardan kaynaklanan yanlış bilgilendirme ve karalama kampanyasının sonucu olarak esrar, haşhaş, intihar fedaileri, bakirelerin gezdiği bahçeler efsaneleri türetilmiştir. Gerçekte olan ise sağlam bir örgütlülük yapısına dayanan bir vurucu güçtür.
Popülerleştirme
Bahsedilen temelsiz popülerleştirmelerden bazıları:
Suikast işletmek için militanlarına haşhaş vererek onların zihinlerini avucuna aldığı.Haşhaş kullandıklarına dair bir delil yoktur; ayrıca Alamut Kütüphanesi’nde de bununla ilgili (haşhaş kullandıklarıyla) bir bilgi bulunamamıştır.
- Gösteri amaçlı intiharlar:
Merkezleri, yüksek bir kayalığın tepesinde kurulu olan Alamut Kalesi’ydi. Misafirleri Alamut Kalesi’ne gittiklerinde Hasan Sabbah onları etkilemek için kalenin yukarısında duran müritlerinden üçüne işaret ederek aşağıya atlamalarını istemiş ve onlar da hiç tereddüt göstermeden atlayınca misafirleri bu olaydan oldukça etkilenmişlerdir. Bu tavır o insanların uyuşturucu almadan bunu yapmalarının mümkün olmadığı fikrine götürmüştür.
Bu iddiaya göre Hasan Sabbah’ın tarikata yeni giren gençlere, öldükten sonra cennet vaadettiği söylenmektedir. Bu gençlere haşhaş verdikten sonra (sadece söylentidir, yine resmi bir kayıt bulunamamıştır), Alamut Kalesi’nin efsanedeki Cennet Bahçeleri’nde uyanmalarını sağlıyordu. Bu bahçelerde çok güzel kızlar, türlü türlü lezzetli meyveler ve yemeklerle karşılanan gençlere burasının cennet olduğu söyleniyor ve tekrar haşhaşla uyutulduktan sonra tekrar kaleye götürülüyordu. Böylelikle ölünce cennete gideceğine tamamen inanan bu insanlar Hasan Sabbah için ölmekten korkmuyorlardı.
- Ömer Hayyam ve Nizmülmülk ile sınıf arkadaşlığı
Sanılanın aksine Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizam-ül Mülk sınıf arkadaşı değillerdir. Bunun doğru olabilmesi için üçünün de Nişapur ‘da okuması gerekmektedir. Nizam-ül Mülk , Hasan Sabbah’dan on altı yaş büyüktür. Hasan Sabbah da öğrenimini doğduğu şehir Kum’da ve Rey şehrinde yapmıştır.
Ölümü
1124 yılında ölen Hasan Sabbah öldüğünde arkasında güçlü bir silahlı örgüt ve sadece İran’da değil tüm Mezopotamya’da korkulur bir askeri ve siyasal güç bırakmıştır. Tarikat Moğol istilası yıllarına kadar ayakta kalmıştır. Alamut kalesi ise 1256 yılında Moğol komutan Hülagû Han tarafından savaşmadan alınmış ve sonrasında da yakılıp yıkılmıştır
Hasan Sabbah, tarihte ve günümüzde eşi benzeri olmayan bir Alevi önderidir. Hasan Sabbah, kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.
Hasan Sabbah, İran’ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam’cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve bölgenin İsmaili önderlerinden eğitim görmüştür. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaillilerin merkezi olan Fatımi Devleti’nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078’de vardı. Hasan Sabbah üç yıl Mısır’da kaldı. Kahire ve İskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan’a dönerek, yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı. Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya çalıştı. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut kalesinde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi üs olarak seçti. Alamut kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut’u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Hasan Sabbah, Alamut’un bütün eksiklerini tamamladı. Su kanalları açıp, ambarlar kurdu. Çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. Çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır.
Alamut kalesinin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri, Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı. Bu dönemde Selçuklu Devleti’nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletti. Örgütlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Selçuklu Devleti’nin üst düzey memurları dahi İsmaili olmuştu.
Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah’ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah’a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı “bekçiler, sır bekçileri”dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Ne yazık ki, bir çok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah’ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla böyle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır.
Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah’ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Böyle bir büyük şahsiyet görevini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka yürümüştür.
İsmaililik Kurucusu, genellikle “imam” diye anılan İsmail ‘in Halife Ali’nin torunlarından olduğu 8 inci yüzyılda yaşadığı söylenir. Kimi kaynaklara göre İsmail, Oniki İmamdan Cafer Sadık’ın en büyük oğludur. İsmail şaraba düşkün olduğundan yerine Musa Kazım getirilmek istenmiş se de, buna karşı çıkılmıştır. İsmail’in kurduğu İsmaillik siyasal bir topluluktur, kaynağı imamlık (yönetim) sorunudur, eski, çoktanrıcı inançlardan esinlenmiş, İslam inançlarına aykırı bir içerik kazanmıştır. Bu kuruluşun ilkelerini düzenleyen Abdullah bin Meymun ‘dur, mezhebin genel ilkeleri şunlardır:* İmamlık İsmail’den, sıra ile soyuna geçer, başkasının yönetimi eline alması yasaya, inanca aykırıdır.
* İmamlar yanılmazdı, yaptıkları da, söyledikleri doğrudur, tartışılmaz. İmamın sözlerinden kuşkulanmak, onları tartışmak kurala aykırıdır.
* İmamın tüm sözü Kur’andır, buyruğu tanrı buyruğudur.
* İmam, yeryüzünde, tanrı’nın elçisidir, onun yerine geçen (tanrının yerine) yüce varlıktır (ıalifetııllah). İmam, tanrı ışığının yoğunlaştığı ulu bir varlıktır.
* İmama bağlanmak dindir, zamanın özüdür, mezhebin çekirdeğidir.
Tasavvufla Şiilik’i birbirine karıp karıştıran İsmaililik, İslam ülkelerinde “gizli imamlık ” adı verilen inancı geliştirmiştir. Bu inanca göre imam nesnelleşmiş, insan biçimine girmiş tanrı’dır, ona karşı çıkmak doğrudan doğruya tanrı’yı tanımamaktır, tanrıya karşı çıkmaktır.
İsmaililik’te işini, özellikle kuruluşla ilgili olanları, gizli tutmak ilk koşuldur. Yedi sayısı kutsaldır, evrende, peygamberlerde yedi aşamayı gösterir. Adem, Şit, Nuh, İbrahim, İsmail, Muhammed, Ali bu dizinin temelidir. Gökler yedi kattır, yerler yedi kattır, gezegenler yedidir. Bütün bunlar “yedi” sayısının önemini, taşıdığı gizli anlamı gösterir. İsmaillilik’e göre Muhammed son peygamber değildir, ondan sonra da peygamber gelmiştir; ancak “ben peygamberim” diye ortaya çıkmamıştır. Namaz, oruç, hac, zekat, kelime-i şahadet (tann’mn birliğine inanma) gibi beş koşul geçersizdir.
İsmaililik’te kurtuluşa girmek için gizli tutulan, belli aşamalar vardır. Birinci aşama, kuruluşa girmek için istekli olanın uyarılması, kendisine giriş yolunun öğretilmesi; ikinci ’si İslam dininin geçersizliği, Muhammed’in son peygamber olmadığı, üçüncüsü ağzını tutmak, kuruluşun gizemlerini kimseye söylememek, dördüncüsü istekliye yedi imamdan sonra yedi peygamberin bulunduğunu (yukarda adı geçen/er), beşincisi de olayların önemli olmadığını öğretmektir.Bu arada Kur’an okutulup öğretilir. Altıncı aşama İslam dininin koşullarının gereksizliği, yedinci aşamada İsmaililik’i özü anlatılır, bütün peygamberi ortaya çıkaranın Ali olduğu söylenirdi.
Bu mezhepte, çağrıcı (dai) denen görevliler vardır, bunlar; Anadolu, İran, Hindistan, Türkistan gibi birbirinden uzak ülkelere yayılmış, kuruluşun genişlemesine çalışmışlardır. Bunların en ünlüleri, Eba Hatım, Ahmed Nefesi, Ebu Yakub Siczi, Ahmed bin Keyyal bg. kimselerdir. İsmaililik, daha sonra Hasan Sabbah’ın kurduğu Batinilik’le Karamita adlı topluluğu etkilemiştir.
İsmaililik yanlıları, Peygamber’in kızı Fatıma’nın soyundan geldiklerini ileri sürerek, Mısır’ da Fatimiler Devleti’ni kurdular. Kimi kaynaklar, Fatimi Devletini kuranların İranlı olduklarını, İsmaililik’in ikinci kurucusu sayılan Abdullah’ın soyundan geldiklerini bildirir.
İsmailik’in Meymuilik (Meymuiye), Muhammedilik (Muhammediye), Tahrimilik (Tahrimiye) gibi kolları vardır. Hindistan İsmailililerinin en ünlü başkanı Ağa Han ‘ dı, onun ölümünden sonra yerine sırayla oğulları geçmiştir. Günümüzde Ağa Han’ın anısına verilen başta Mimarlık olmak üzere birçok dalda ödül verilmektedir.

Muhammad Ali (17 Ocak 1942 Cassius Marcellus Clay Jr.) dünyanın en büyük ağırsiklet boksörlerinden biri olduğu kadar dünyadaki en ünlü bireylerden de biridir.
Clay Kentucky’de doğdu. 12 yaşındayken bisikleti çalındı ve bunu yerel bir polis olan Joe Martin’e (ve boks öğretmeni) rapor etti. Bunun üzerine Martin de Clay’e boks dersleri vermeyi önerdi. Onun liderliğinde Clay, genç dövüşçüler arasında hızla sivrildi. Akademik durumu hiç de parlak olmayan Clay, lisede altı Kentucky Gold Gloves (Kentucky Altın Eldiveni ) ödülü kazandı ve okulundan bunlar sayesinde mezun olabildi.
1960 Roma Yaz Olimpiyatları’nda, Clay bir hafif ağırsiklet boksör olarak bir altın madalya kazandı. Daha sonra profesyonel olan Clay, boks efsanesi Angelo Dundee’nin eğitimi altında stili, spektaküler sonuçları ve bitmek bilmez kendine güveniyle bir anda ünlü oldu. Rakiplerini hangi rauntlarda nakavt edeceğini belirttiği şiirler yazarak kendine “Louisville Lip” diye bir isim yaptı. Kendini öve öve bitiremeyen Clay, “Ben en büyüğüm!”, “Gencim, güzelim, yenilmezim!” ve “Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım!” sözleriyle tüm dünyanın ilgisini çekmişti.
Cassius Clay, Louisville’de 29 Ekim 1960′da ilk profesyonel dövüşünü kazandı.
1964′te, Clay ağirsiklet şampiyonu Sonny Liston ile bir maç yapmayı başardı. Favori Liston, sekizinci rauntta omzunu sakatladığını iddia ederek köşesini terk etmeyi reddetmiş, böylece Clay dünya ağirsıklet boks şampiyonu olmuş ve tüm dünyayı şaşırtmıştı. 1965′te Liston’u rövanş maçında, ilk raundun başında, az sayıdaki insanın görebildiği “hayalet yumruğu” ile nakavt ederek yeteneklerini kanıtlamış oldu.
Bu iki maç arasındaki sürede, başka sebepler yüzünden de ününe ün kattı Clay: İslam dinini benimseyerek adını Muhammed Ali olarak değiştirdi, Vietnam’a Amerikan askeri olarak gitmeyi “Vietnamlılarla bir sorunum yok, hiçbiri bana küfretmedi” sözleriyle reddetti. Bu yüzden şampiyonluk kemeri ve boks lisansı elinden alınan Muhammed Ali, 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Ali, 1970′te lisansını yeniden çıkardıktan sonra boksa geri döndü. 1971′de Madison Square Garden’da karşılaştığı Joe Frazier’a 15. rauntta boyun eğen Ali, 1974′teki rövanş maçında ünvanını geri aldı.
30 Ekim 1974′te, sıra Frazier’i şampiyonluk dövüşünde daha ikinci rauntta deviren namağlup George Foreman’a gelmişti. Ali büyük cesaretle Foreman’ın yumruklarına karşı koymayarak ve ona zayıf eliyle vurarak onu sekizinci raunda kadar yordu. Ali bu raundun sonunda muhteşem bir sağ yumrukla onu nakavt etmeyi başardı. Bu zaferin ardından 1974 Hickok Kemeri’ne yılın en iyi profesyonel atleti olarak layık görüldü ve Sports Illustrated dergisinin “Yılın Sporcusu” ödülünü kazandı.
1975′te Ali, Frazier’i Filipinler’de bir kez daha, 14 raunt süren bir dövüşten sonra rakibinin antrenörü Eddie Futch’ın öğrencisini maçtan çekmesi üzerine yendi. Ali’nin bu dövüşü, Frazier’la yaptığı diğer dövüşlerle birlikte boks tarihindeki en büyük güç gösterileri olarak nitelendirildi, öyle ki Ring dergisi bu son maçı “1975 Yılının Dövüşü” olarak adlandırdı.
1978′te, 1976 Olimpiyat şampiyonu, yalnızca sekizinci profesyonel dövüşüne çıkan Leon Spinks’e kaybedene kadar ünvanını korudu. Spinks’i rövanşında yendi ve bir rekor olan 3. kez ağırsıklet boks şampiyonu oldu. Daha sonra 27 Haziran 1979′da emekliliğini açıkladı ve unvanını bıraktı.
Bu emeklilik kısa sürdü; 2 Ekim 1980′de WBC’nin dünya ağırsiklet ünvan versiyonu için eski antreman partneri Larry Holmes’a meydan okudu. Ağırsiklet şampiyonluğunu 4 kez kazanan ilk boksör olmayı hedefleyen Ali, 11. rauntta Dundee’nin ona devam etmesi için izin vermemesi nedeniyle teknik nakavtla kaybetti. Bu mağlubiyet halk arasında “bayrağın devri” olarak nitelendirilmişti. Holmes, Ali’yi perişan etmesine rağmen, daha sonra yaptığı bir açıklamada idolü ve eski işvereni olan Ali’ye duyduğu büyük saygıdan dolayı, çoğu zaman yumruklarını geri çektiğini belirtmişti.
Holmes’tan aldığı çok belirgin hezimetten sonra, Ali, şüphe uyandıran sağlığına rağmen bir kez daha dövüşmek istedi. 11 Aralık 1981′de geleceğin dünya şampiyonu Trevor Berbick ile fazla ilginin olmadığı ve Ali’nin alışık olduğu büyük arenalar yerine Nassau’da karşılaştı. Ali kendisinden 12 yaş genç olan 27 yaşındaki rakibine kaybetti.
Bu mağlubiyetin sonrasında Ali, 1981′de bir kariyer rekoru olan 37’si nakavttan 56 galibiyet, 5 mağlubiyetle kesin olarak emekli oldu.
Ali’nin stili bir ağırsıklet boksör için oldukça alışılmamıştı. Ellerini yüzünü korumak için yukarıda tutmak yerine yanlarda tutardı, olağanüstü refleksleri ve boyu onu rakiplerinin ölümcül yumruklarından korurdu. Ali, rakibinin kafasına diğer birçok boksörden daha çok vururdu, böylece uzun dövüşlerde rakiplerini daha da fazla yormuş olurdu.
1982′de Ali’nin rahatsızlığına Parkinson hastalığı teşhisi kondu. Buna rağmen, tüm dünyadaki milyonlarca insan için o hala bir kahraman. Öyle ki 1985′te Lübnan’da kaçırılan Amerikalılar için pazarlık yapmaya, 1996′da Atlanta’da Olimpiyat meşalesini yakmaya çağrıldı. Kendisine, aynı olimpiyatlarda, 1960′ta kazandığı ancak bir restoranda ırkı nedeniyle kendisine servis yapılmaması yüzünden Ohio nehrine attığı altın madalyasının bir benzeri verildi.
23 Ocak 1967 doğumlu Naim Süleymanoğlu’nu artık tanımayan yok. Ünlü halterci, 3 olimpiyat şampiyonluğu, 7 dünya şampiyonluğu ve 6 avrupa şampiyonluğu kazanma başarısını göstermiş ve dünya rekorlarını da 46 kez geliştirerek inanılmazı başarmıştır.
Bulgaristan göçmeni olan Naim Süleymanoğlu ilk dünya rekorunu 16 yaşında kırdı. Küçük yapısı nedeniyle kendisine “cep herkülü” lakabı takılan genç sporcu ilk fırsatını 1984′te, Bulgaristan’ın, Sovyetlerin 1984 Los Angeles Olimpiyatları boykotuna katılmasıyla kaçırdı.
Kısa süre sonra, Bulgaristan’daki komünist rejim Türk azınlığı Bulgar isimleri almaya zorladığı için, sporcu ismini Naum Shalamanov olarak değiştirmek zorunda kaldı.
1986′da Sydney’deki dünya şampiyonasına yapılan yolculukta, Suleimanov iltica etti. Türkiye’de karaya çıkan Suleimanov, ülkemizin vatandaşlığına başvurdu ve ismini bulgar Suleimanov/Shalamanov’dan türkçe Süleymanoğlu’na çevirdi.
Bunun üzerine, sporcunun 1988 Seul Olimpiyatları’nda hangi ülkeyi temsil edeceği konusunda anlaşmazlık çıktı. Bulgaristan hükümeti Süleymanoğlu’nun Türkiye adına yarışmasına izin vermek için bir milyon dolar talep etti; Türkiye de bunu vermeyi kabul etti ve sporcuyu bünyesine kattı.
150 cm boyundaki Süleymanoğlu; Türkiye’yi 1988 Yaz Olimpiyatları’nda hafif siklet şampiyonluğunu elde ederek utandırmadı. 1989′da dünya şampiyonu olduktan sonra 22 yaşında emekli oldu. Bulgaristan’da komünizmin düşmesiyle ailesi de Türkiye’ye gelebildi.
Rekabetin fazlasıyla cezbettiği Süleymanoğlu, 1991′de spora geri döndü ve 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda ikinci olimpik altınını kazandı. Süleymanoğlu, olimpiyat oyunları arasında dünya şampiyonlukları elde etmeye ve rekorlar kırmaya devam etti.
1996 Olimpiyatları sporcumuzun son gösterisi olacaktı; üçüncü altınını kazandığı Atlanta Olimpiyatları’ndan sonra emekliliğini yeniden ilan etti.
Ancak Süleymanoğlu, 1999′da yeniden geri döndü fakat sporcu bu kez eski formunda değildi ve 2000 Sydney Oimpiyatları’nda madalya kazanma başarısını gösteremedi ve 33 yaşında son kez emekli oldu. Naim Süleymanoğlu, Time dergisinin kapağına çıktı ve vücut ağırlığının 3 katını kaldırabilen ilk halterci oldu.