31 Temmuz 2008

albino tavus kuşu
Akşınlık

Akşın bir kız ve kardeşleri.
Akşınlık ya da albinizm, soydan geçen bir metabolizma hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyanlara Akşın ya da Albino denir. Binlerce insanı ya da hayvanı etkileyen genetik bir bozukluk olan akşınlık renklenmeyi sağlayan melanin pigmenti yokluğu ya da azlığından kaynaklanır. Gözler, deri, saçlar ve bedenin öbür bölümlerini etkileyebilir. Akşınlarda (gerek insan, gerek hayvan) deri çok ince ve beyazımsı (ya da hafifçe pembe), kıllar (ya da tüyler) beyazdı. Gözlerin gözbebekleri pembe, ağ tabakadan yansıyan ışık kırmızıdır. Gözler ışığa duyarlıdır ve genellikle astigmattır. Akşınlık ender de olsa, zeka geriliği ya da bedensel gerilikle birlikte olabilir.Derilerinde renk pigmentleri bulunmadığı ya da az bulunduğu için güneşten gelen zararlı ışınlar vücuda girer ve fazla güneş altında bulunmaları ölümlerine bile yol açabilir.
Çeşitleri
- Tam akşınlık, yaban hayvanlarında çok ender görülür; çünkü üretken yaşa kadar bu hayvanların çok azı hayatta kalabilir. Bütünüyle akşın yaban hayvanları, yırtıcılara karşı koruyucu renklerinden yoksundurlar; bu yüzden uzaktan kolayca görünürler.
- Kısmi akşınlık, çok daha az zararlıdır ve deride beyaz noktalar ya da kollarda beyaz perçemler halinde görülür. Bedenin yalnızca bazı alanlarında melanin pigment bulunmaması “vitiligo” diye adlandırılır.
Simurg (mitoloji)

Sasani ipek dokuma kumaş, Simurg motifine sahip, M.S. 6-7. yüzyıl dolayları
Simurg (Farsça: سيمرغ) veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Toğrul’dur
Etimoloji
İsim Avesta’daki mərəγô saênô “Saêna kuşu”ndan türemiştir. Orijinalde bir yırtıcı kuş, kartal veya şahin, olduğu etimolojik olarak aynı olan Sanskritçe śyenaḥ`dan çıkarılabilir.
Halk etimolojisinde ilişkilendirilen ilk öğe Farsça sī “otuz”dur. Fakat tarihi anlamda ilgili değillerdir.

Sasanilerden, Simurg motifli gümüş tabak
Mitoloji
Mistik kuş Simurg Fars sanatında kuş şeklinde, kanatlı dev bir yaratık olarak resmedilmiştir. Zaman zaman köpek başına ve aslan pençelerine sahip bir tavus kuşu olarak da resmedilmiştir. Bazen insan yüzü ile de resmedildiği olmuştur. Bir bölümü memeli olduğu için yavrularını emzirirdi. Yılanlara karşı bir düşmanlığı vardı ve yaşadığı yer fazlasıyla sulaktı. Bir antik İran tanımında Simurg’un kendisini alevlerle kaplayana kadar 1700 yıl yaşar, daha sonraki tanım ve kayıtlarda ise onun ölümsüz olduğu ve Bilgi Ağacı’nda bir yuvası olduğundan bahsedilmiştir.
İran efsanesine göre, bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca, Simurg o kadar çok öğrenmiştir ki tüm zamanların bilgisine sahip olmuştur.
Sasani Persler Simurg’un yere bereket bahşedeceğine ve dünya ile göğün arasındaki birliği sağlayacağına inanırlardı. Yaşam ağacı, Gaokerena’da tünediğine ve her türlü şeytani şeyi tedavi eden, düzelten kutsal Haoma bitkisinin yöresinde yaşadığına inanılırdı. Daha sonraki İran geleneklerinde Simurg ilahiliğin bir sembolü haline gelmiştir. Ayrıca, Sên-Murv/Simurg Pers edebiyatında Homâ olarak tanımlanmış, Arapça’ya ise Rukh olarak girmiştir.
Simurg uçuşa kalktığında, bilgi ağacının yaprakları titrer her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olurdu. Bu tohumlar dünyanın her yanına dağılır gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök almasını sağlar ve böylece de (bu bitkiler yoluyla) insanoğlunun tüm hastalıklarını tedavi ederler. Simurg’un tüylerinin bakır renginde olduğu söylenmiştir. Her ne kadar başlarda bir köpek-kuş olarak tasvir edilse de, daha sonraları sıklıkla bir insan veya köpeğin başıyla gösterilmiştir. Onun iyilik sever bir doğası olduğu ve kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalık veya yarayı tedavi edeceğine inanılırdı.

Bebek Zal’ı taşıyan Simurg tasviri
Şahname’de Simurg
Firdevsi’nin epik eseri Şahname’de (Şahların Kitabı) Simurg en tanınmış halini almıştır. Şahname’de Simurg’un Prens Zal ile olan ilişkisi yer alır. Şahname’ye göre Kral Sam’ın oğlu Zal albino olarak doğmuştur. Kral sam albino oğlunu görünce, çocuğun şeytanların tohumu olduğunu düşünüp çocuğu bir dağa terk etmiştir. Çocuğun ağlayışlarını duyan yumuşak kalpli Simurg çocuğu alıp büyütür. Zal her türlü bilgiye sahip Simurg’dan hikmet almış birçok şey öğrenmiştir. Yine de büyüyüp bir yetişkin olduğu zaman insanların dünyasına girmek ister. Simurg çok üzülse de, ona bir tane altın tüy verip gitmesine izin vermiştir. Eğer Zal, Simurg’un yardımına ihtiyaç duyarsa bu tüyü yakacaktır.
Krallığına döndüğünde Zal güzel Rudaba’ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısı bir oğula hamile kalır fakat doğum zamanı geldiğinde birçok sorun yaşarlar. Zal karısının doğum sırasında öleceğini fark eder ve tam Rudabah ölüme yakınken Zal Simurg’u çağırmaya karar verir. Ortaya çıkan Simurg Zal’ın bir tür sezaryan benzeri yöntem uygulamasını sağlar ve Rudabah ile çocuğun hayatını kurtarır. Bu çocuk daha sonra en ünlü ve büyük Pers kahramanlarından biri olacak Rüstem’dir.
İslami Dönem
İranlı Sufi şair Ferid ud-Din Attar eseri Mantik ut-Tayr`da (Kuşların Dili) Simurg’u arayan bir kuş sürüsünden bahseder.
Sembolizmde Simurg
Sufi Ferîdüddîn-i Attâr bu kuştan kendini aramanın sembolü olarak söz eder. Batı’da Feniks, İran tradisyonunda Simurg, Orta doğu tradisyonunda Anka kuşu, Türk tradisyonunda Kerkes adını alan bu efsanevi kuşların ortak bir özelliği ölümsüzlüktür. Ayrıca bu kuşlarla ile ilgili anlatımlarda genellikle bir yanma motifi bulunur. Örneğin, Kerkes, Herodot ve Plütark’ın değindiği Feniks’te de görüldüğü gibi, öleceği zaman, bir tür ateş olup kendi kendini yakan ve kendisinden yeniden doğan bir kuştur. Anka ya da Zümrüd-ü Anka Orta doğu tradisyonuna göre, Kaf Dağı’nda yaşar. Bu efsanevi kuş sembolizmlerinde simgelenen başlıca anlamlar, spiritüel aydınlanma ve reenkarnasyon olarak açıklanır. Feniks sembolizminde kuşun yanması cehenneme iniş deneyimini, yeniden doğması ise arınılarak saf şuur halinin elde edilişini simgelemektedir.
Zümrüdü Anka MasalıBir varmış, bir yokmuş. Az gidilen uz gidilen dere tepe düz gidilen vadinin orta yerinde Oyma Pınar adı verilen bir köy varmış. Bu köyün halkı masallarda bile eşine zor rastlanır bir mutluluk içinde huzurlu mu huzurlu bir hayat sürerlermiş.Bu köyde Satı teyze isminde bir teyze ve Koçak isminde bir de oğlu yaşarmış. Koçak bir gün akşam annesinden kendisine bir masal anlatmasını istemiş. Annesi de başlamış anlatmaya. Zümrüdüanka kuşundan, Sultan Elması’ndan ve başka dünyalardan haber vermiş. Tabiî bizim Koçak başlamış hayâl kurmaya. Zümrüdüanka kuşunu düşünmüş, Sultan Elması’nı düşünmüş. Bir gün ormana oduna gitmek için yola koyulmuş. Koyulmuş da, işte ne olmuşsa o zaman olmuş, Koçak bir de ne görsün… Bir kanadı garpta bir kanadı şarkta, rengi yemyeşil parlaklığı göz kamaştıran güzel mi güzel bir kuş görmüş. Önce korkmuş, sonra kuşun: “Korkma yaklaş!” demesiyle korkusu gitmiş ve yaklaşmış. Kuş: - Ben Zümrüdüanka kuşuyum. Eğer Sultan Elması’na kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın. Koçak hemen atılmış:- Sultan Elması için elimden gelen her şeyi yaparım.- O hâlde iki şişe şerbet ve bir de terimi silmek için yumuşak bir havlu al ve gel.
Koçak Zümrüdüanka kuşunun söylediklerini yerine getirmiş ve Zümrüdüanka kuşunun sırtına binerek gözlerini kapatmış.
Zümrüdüanka kuşu:
- Ben gözünü aç diyene kadar sakın gözünü açma. Yoksa ikimiz de yanarız, demiş ve birinci şişe şerbeti içmiş. Her kanat çırpışında bin yıllık yol almış ve üçüncü kanat çırpışından sonra bir yere konmuş. Neden sonra Koçak’a ‘Gözlerini aç.’ demiş. Koçak gözlerini açmış ki bir de ne görsün, dünyada görmediği ışıltılar, parıltılar… Hangi yana bakacağını şaşırmış. Zümrüdüanka kuşu Koçağı çağırmış ve ‘Bak Koçak, şu karşıda görünen kapıdan içeri gireceksin ve doğruca yürüyeceksin. Önünde bir masanın üzeninde üç tane birbirinden parlak ve göz alıcı elmas göreceksin. Senin aradığın ve bildiğin Sultan Elması, elmasların ortasındakidir. Sakın unutma, sadece Sultan Elması’nı alacaksın. Diğer iki elmasa dokunmayacaksın.’ diye tembih etmiş. İçeriye giren Koçak nefsine hakim olamamış. Sözünü unutarak diğer iki elması da almış ve gömleğinin içine saklamış. Geri dönüp Zümrüdüanka kuşunun yanına gelmiş. Zümrüdüanka kuşu son bir kere daha sormuş Koçak’a:
-Yalnız Sultan Elması’nı aldın değil mi?
- Evet, yalnız Sultan Elması’nı aldım.
Zümrüdüanka kuşu ikinci şişeyi de içmiş ve kanat çırpmış. Birinci ve ikinci kanat çırpışlarında biner yıllık yol almış, ama bir türlü üçüncü kanat çırpışını gerçekleştirememiş. Koçak’a tekrar sormuş:
- Yalnızca Sultan Elması’nı aldın değil mi?
Koçak yine:
- Evet yalnız Sultan Elması’nı aldım, yoksa bana güvenmiyor musun, demiş. Bu durumdan hiçbir şey anlamayan Zümrüdüanka kuşu gücünün son damlasına kadar gayret edip üçüncü çırpışı da gerçekleştirmiş ve Koçak’ın yaşadığı yere gelmişler. Gelmişler gelmesine ama Zümrüdüanka kuşunun da canı iyiden iyiye yanmış. Koçak inip de yürümeye başlayınca apansız gömleğine sakladığı diğer elmaslar düşüvermiş. Buna çok sinirlenen Zümrüdüanka kuşu, Koçak’a kanadıyla öyle bir darbe indirmiş ki indiriş o indiriş. Koçak’ın elinden düşen elmaslar bin parçaya bölünmüş. İş bu kadarla kalsa iyi üstüne üstlük Koçak’ın gözünün biri de kör olmuş ve böylece aç gözlülüğünün cezasını çekmiş. Masalımız da burada bitmiş. Gökten üç tane gül düşmüş… Birisi bu masalı uydurana, birisi bu masalı okuyanlara, diğeri de…
Neyse onu da siz hediye edin birilerine…
Bir dahaki masalımıza kadar çiçek gibi kalın gül tanelerim…
Yazar: Güler Bulut
Kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun bir grup, eski
üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda isin ve hayatin stresinden sikâyetlesmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfaga gider ve
yaninda büyük bir termos içinde kahve ve porselen,
plastik, cam, kristal olmak üzere degisik tarzda ve ucuz görünenden,
pahali ve hatta çok özel olanlarina kadar degisik kahve bardaklari ile
gelir.
Herkes bir bardak secince, profesör söyle söyler:
‘Fark ettiyseniz, tüm pahali görünen bardaklar alindi ve geriye ucuz
görünümlü, sade bardaklar kaldi.
Kendiniz için en iyi olani istemeniz normal olsa da, bu sizin
stresinizin ve problemlerinizin kaynagi aslinda.
Emin olun ki, bardagin kendisi kahvenin kalitesine hiç bir sey katmaz.
Çogu zaman, sadece daha pahalidir ve hatta bazi durumlarda da
içtigimizi saklar.
Hepinizin aslinda istedigi kahveydi, bardak degil, ama bilinçli olarak
en iyi bardaklara yöneldiniz
ve sonra birbirinizin bardagina bakmaya basladiniz.
Sunu bir düsünün: Hayat kahvedir. Is, para ve toplumdaki konumunuz da
bardaklar.
Onlar hayati tutmak için sadece araçlardir ve seçtigimiz bardak
yasadigimiz hayatin kalitesini belirlemedigi gibi degistirmez de.
Bazen sadece bardaga odaklanarak Tanrinin sundugu kahvenin tadini
çikarmayi unuturuz. Kahvenizin tadina varin!
En mutlu insanlar her seyin en iyisine sahip degildirler. Sadece her
seyin en iyi sekilde tadini çikartirlar.
Basit yasayin.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
I. Süleyman
I. Süleyman, (d. 27 Nisan 1494,
Trabzon – ö. 6 Eylül 1566). 10.
Osmanlı padişahı ve İslam halifesidir.
Kanuni Sultan Süleyman olarak anılır. Babası I. Selim, annesi ise Ayşe Hafsa Sultandır. Saltanatında Osmanlı İmparatorluğu en parlak dönemini yaşadı.
Çocuk yaşta İstanbul’da bilim, tarih, edebiyat, din ve askerlik eğitimi aldı. 1509 yılında annesinin doğum yeri olan Kırım’da Kefe sancakbeyliğine atandı. Daha sonra Saruhan sancakbeyliği göreviyle Manisa’ya gönderildi. Padişahın sefere çıktığı vakitlerde Batı sınırını korumak için Edirne’de bulundu. Babasının ölümü sırasında yine Manisa’da bulunan şehzade Süleyman, sadrazam Piri Paşa’nın çağrısı üzerine İstanbul’a gelerek 1 Ekim 1520 tarihinde tahta çıktı.
I. Süleyman padişah olunca içişlerinde belli bir düzene kavuşmuş devlet yönetimi babasının yaptığı ıslahatlarla sağlamlaşmış temeller üzerinde duran bir devletin başına geçti. İmparatorluğun iç bunalımlarıyla uğraşmadan kısa bir süre Batı dünyasının geçirdiği dönüşümleri izledi. Batı rönesansın yarattığı bir açılma ortamında teknik yönden belli aşamalara ulaşmış; Fransa ve Almanya’da dinsel reformlar yapılarak birlik sağlanmıştı. I. Süleyman bu ortamda, askeri alanda oldukça üstün duruma gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğunun gücünü Batı’ya yine askeri yönden kabul ettirme yolunu seçti.
İmparatorluk içinde Süleyman dürüst hükümdar ve çözülmeye, bozulmaya, rüşvete karşı olarak biliniyordu. Yetenekli bir kuyumcu ve seçkin bir şair olduğu kadar, Süleyman ayrıca sanatçıların ve filozofların büyük hamisiydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel gelişmesindeki Altın Çağı’nın hükümdarıydı. Süleyman 16′ncı yüzyılın seçkin hükümdarları arasında kabul ediliyordu; başlıca rakipleri arasında V. Karl Kutsal Roma İmparatoru (1519-56) , I. François (Fransa,1515-47), VIII. Henry (İngiltere,1509-47), II. Zygmunt (Polonya,1548- 1572) ve IV. İvan’ın (Rusya, 1530-84) isimleri sayılabilir. Onun liderliğinde Osmanlı İmparatorluğu Altın Çağı’na ulaştı ve dünya gücü haline geldi. Süleyman, Osmanlı ordusunu Belgrad, Rodos, Macaristan’ın çoğunun fethinde kendisi yönetti. Viyana kuşatması planını hazırladı. Ortadoğu’nun çoğu toprağını imparatorluğa kattı. Karasularını Kuzey Afrika’ya Cezayir’e genişletti. Kısa dönemde Osmanlı’lar Akdeniz, Kızıl Deniz ve İran Körfezinde deniz hakimiyetini ele geçirmeyi başardılar. Osmanlı İmparatorluğu onun ölümünden sonra genişlemesine bir yüzyıl daha devam etti.
Çocukluğu ve gençliği

I. Süleyman’ın gençlik yılları
Süleyman, şimdiki Türkiye’nin Trabzon şehrinde olasılıkla 6 Kasım 1494 yılında doğdu. 7 yaşında bilim, tarih, edebiyat, din ve askeri taktikler için İstanbul Topkapı Sarayı’ndaki okula gönderildi. Genç bir kişi iken İbrahim’in arkadaşı oldu; bir köle daha sonra onun en çok güvendiği tavsiyecisi olacaktıPargalı Damat İbrahim Paşa. 17 yaşından sonra genç Süleyman İstanbul’un ilk valisi olarak atandı. Edirne’deki kısa süren görevinden sonra Manisa’ya atandı. 25 yaşında babasının Selim I (1512-1520) ölümü üzerine Süleyman İstanbul’a geldi ve onuncu Osmanlı Sultanı olarak tahta çıktı. Süleyman’ın erken bir tanımlaması Venedik elçisi Bartelemeo Contari ‘nin gelişinden birkaç hafta sonra elde ediliyordu. Contari, ” O yirmi beş yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu ince çok uzun, yüzü ince, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyık ve küçük sakalı var. Bunlara rağmen hoş çehreli. Derisi solgunluğa meyilli. Çalışmaya düşkün, bilgili, mahir bir efendi olacağı söylenir. Bütün insanlar onun hükümdarlığında iyilik umut ediyor.” ifade etmektedir. Süleyman, İskender’in dünya imparatorluğu kurma vizyonundan etkilendi, bu düşünce onu Avrupa’da olduğu kadar Asya, Afrika’da da seferlerde bulunmaya zorladı.
Asya’da Fetih

Muhteşem Süleyman’ı 1554 yılı yazında ordusu ile Nahçevan’a yürüyüşünü gösteren minyatür
Süleyman Avrupa sınırını sağlamlaştırdığında dikkatini Pers Şii Safavi hanedanlığına çevirdi. Özellikle iki olay tansiyonun tekrar bahis konusu olmasını hızlandıracaktı. İlki, Şah Tahmasp Bağdat valiliğine şah yanlısı kişiyi yerleştirmişti. İkincisi, Bitlis valisi hata yapmıştı ve Safavi’lere bağlılık yemini etmişti. Sonuç olarak 1533 yılında Süleyman, baş vezir İbrahim Paşa’ya Asya’daki bir orduya kumandanlık etmesini emretti. Ve Bitlisi tekrar geri aldı. Tebriz’i direniş olmadan fethetti. 1534 yılında İbrahim Paşa ile birleştiğinde Süleyman İran’a doğru ilerledi. Kendisiyle meydan savaşında yüzleşmek yerine ülkesini gözden çıkaran ve Osmanlı ordusunu bezdirmede çare arayan Şah’ı buldu, çünkü ordusu haşin topraklarda ilerliyordu.
Savaşları

I. Süleyman Mohaç seferine çıkarken (Topkapı Müzesi)
Tahta çıktıktan bir yıl sonra Belgrad’ı fethetti (1521), ertesi yıl ise Rodos’u aldı (1522). Fransa’nın da teşvikiyle Mohaç seferini düzenleyen Süleyman 29 Ağustos 1526′da Macar ordusunu büyük bir yenilgiye uğratarak başkent Budin’i kısa bir süre sonra da Viyana’yı kuşattı (1529 I. Viyana Kuşatması). Bu savaşta çok dahice bir plan uygulamıştır. Önce Macarların üstüne saldırmasını beklemiş sonra bozguna uğradığı görüntüsü vererek Macarları ormana doğru çektiler çalıların arsına yerleştirilen 300 top birden Macar piyadelerinin üstüne ateş edildi. Bu savaşlar sonucunda Macaristan egemenlik altına alındı.
Sonraki yirmi yıl içinde Kuzey Afrika, Orta Doğu ve İran’dan geniş bölgeler Osmanlı egemenliğine alındı. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa Cezayir ve Kuzey Afrika’yı alarak Akdeniz’i bir Türk gölü haline getirdi. Doğuda ise İran’la yapılan savaşlar sonunda Tebriz alındı. 1562′da Transilvanya bölgesi alındı. Son savaşı olan Zigetvar seferinde Zigetvar kalesini kuşatılması sırasında ölen I. Süleyman’ın cenazesi Mimar Sinan’a yaptırtmış olduğu Süleymaniye Camii’nin avlusundaki türbeye gömüldü. Karısı Hürrem Sultan da yanında gömülüdür.
İç İsyanlar
[Ekonomik ve dini sebepli Baba Zünnun ve Kalender Çelebi isyanlarıyla; ayrıca Mısır’da bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan Canberd Gazali ve Ahmet Paşa isyanlarıyla uğraşmıştır. Tarihte pek az gündeme gelmesine karşın Hasan Barata isyanı da ayrıca önemlidir.]
Kişiliği

I. Süleyman’nın Tuğrası
Frenk diyarına yaptığı savaşlarda büyük
başarılar kazanan I. Süleyman, bu sayede Batı devletleriyle özellikle de Fransa’yla yakın siyasi ilişkiler kurmasına yol açmıştır. Fransa’ya verilen ve ileriki yıllarda Osmanlı’nın ekonomik yönden çökmesine yol açan kapitülasyonlar da I. Süleyman zamanında tanınmıştır. 46 yıllık saltanat hayatı boyunca Osmanlı uygarlığı büyük gelişme göstermiş hukuk, matematik, mimarlık ve nakkaşlık alanlarında yetişen bilim ve sanat adamlarının yarattığı eserler kültür tarihimizin başyapıtları olarak yerlerini almışlardır. I. Süleyman padişahlığı döneminde devleti yetenekli devlet adamlarıyla birlikte yönetmiş ve dünyanın en büyük imparatorluğu haline getirmiştir.
Şehzade Mustafa Olayı
Şehzade Mustafa, I. Süleyman’ın Mahidevran Sultan’dan olan ilk çocuğudur. Şehzade Mustafa yetişkinliğe ulaşınca Osmanlı geleneğine uyarak Amasya’ya vali olarak gönderildi. Gene gelenek olduğu üzere annesi Mahidevran Sultan da oğluyla birlikte Amasya ‘ya gitti. Şehzade Mustafa’nın I. Süleyman’ın en büyük oğlu olması ve sevilen bir şehzade olması nedeniyle babasından sonra tahta çıkması bekleniyordu. Ancak Süleyman 1553 yılında oğlu Mustafa’yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla boğdurttu. Hürrem Sultan’ın I. Süleyman’ı bu kararında etkilediği inancı yaygındır.
Bir diğer adı, kendi tabiri ile:
“Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi’1-meliki’l-mennân Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm’un ve vilâyeti-i Dulkadriye’nin ve Diyârbekir’in ve Azerbaycan ve Van’ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve Halilü’r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen’in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultanı ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Şah Hân’ım
Hürrem Sultan

Hürrem Sultan

Hürrem Sultan Portrede Sultan, saçları örgülü, tülbent sarılı başı incilerin dolaştığı hayali bir başlıkla ve sol profilden resmedilmiş
Hürrem Sultan, (1506 - 1558) Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi ve Osmanlı tarihinde önemli roller oynamış bir sultandır. Bir Osmanlı padişahıyla nikahla evlenmiş tek kadın olarak bilinir. Leh asıllı Yahudi bir ailede doğan Hürrem Sultan’ın asıl adı Roxelanne’dı (Anastasiya Lisowska). Güzelliği nedeniyle küçük yaşta 1520 tarihinde bugünkü Ukrayna sınırları içinde bulunan Rohatyn şehrinden kaçırılmıştır. (Bölge 1184-1939 yılları arasında Polonya Krallığı sınırları içersinde bulunuyordu. Daha sonra Kırım Hanı tarafından Osmanlı sarayına sunulan Hürrem Sultan, sarayda özel bir eğitim gördü. Dişiliği, zekası ve becerisi ile padişahın dikkatini çekmeyi bildi. Harem kadınları ve saray ileri gelenleri arasında da kendine yer edindi.
Hürrem Sultan saraya geldiğinde Kanuni’nin cariyelerinden biri olan Mahidevran Sultan’dan Mustafa isimli bir oğlu vardı. Mustafa zamanla çok sevilen bir şehzade haline geldi. Mustafa’nın Kanuni’den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu da Mahidevran Sultan’ın Valide Sultan olacağı anlamına geliyordu. Oysa Hürrem Sultan her bakımdan Mahidevran Sultan’ın önüne geçti ve Kanuni’nin güven ve sevgisini kazanarak onun nikahlı eşi oldu. Bazı kaynaklar çeşitli entrikalar uygulayarak 16. yüzyıl Osmanlı tarihini olumsuz yönde etkilediği iddia ederler. Kızı Mihrimah Sultan’ı Vezir-i Azam Rüstem Paşa ile evlendirerek Vezir-i Azam’la bir ittifak oluşturdu. Kanuni, yeniçeriler tarafından çok sevilen oğlu Mustafa’yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla öldürttü. Hürrem Sultan’ın Kanuni’yi bu kararda etkilediği inancı yaygındır. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden sonra Mahidevran Sultan iyice gözden düştü. Yaşamının büyük bir bölümünü fakir olarak oğlunun mezarının bulunduğu Bursa’da geçirdi. Ancak Hürrem Sultan’ın ölmesinden sonra Hürrem Sultan’ın oğlu padişah II. Selim Mahidevran Sultan’a maaş bağlattı ve oğlu Mustafa’nın türbesini yaptırttı.
Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem Sultan, İran savaşını destekledi. Ruslar ve Lehlerle barış içinde yaşanılmasını sağladı. Bu dönemde Ruslar Kazan ve Astrahan Hanlıklarına hakim olup doğuya doğru yayılmaya başladılar. Tüm bunlara rağmen, eşi Kanuni Sultan Süleyman’dan önce 52 yaşındayken öldü ve oğlu II. Selim’in tahta çıkışını göremedi.Cenazesi İstanbul’da Süleymaniye Camii haziresindeki Hürrem Sultan Türbesi’ne gömülmüştür
i..Nurbanu Sultan
Nurbanu Sultan’in 1587 yılındaki cenaze törenini tasvir eden bir minyatür (Lokman’ın Şahinşahname eserinden alınmıştır)
Nurbanu Sultan (1525-1587) Osmanlı padişahı III. Murat’ın annesi, Valide Sultan ve II. Selim’in eşidir.
1520lerde henüz 10 yaşlarında bile değilken Osmanlı korsanları tarafından kaçırılmış ve İstanbul’da dönemin en ünlü ticaret merkezi olan Peradaki köle tacirlerinden birine satılmıştı. Tam adı ve kaçırıldığı ülke kesin olarak bilinmemekle birlikte Osmanlı kaynaklarında Yahudi bir ailenin çocuğu olduğundan bahsedilirken bazı tarihçiler onun Venedikli olduğunu iddia ederler.
Onlu yaşların başındaki bu küçük kız bir saray görevlisi tarafından hizmetli yetiştirmek maksadıyla satın alınır. Henüz çok küçük yaşta kendisini sarayda bulan kız saraydaki diğer hizmetçiler gibi eğitimden geçirilir. Bu eğitimlerden biri sırasında dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Haseki Hürrem Sultan’ın dikkatini çeker. Bu zayıf çelimsiz kız zekasıyla Hürrem’i çok etkiler ve Hürrem Sultan tarafından Manisa sancağına eğitime yollanır. Birkaç yıl sonra Hürrem Manisa sancağını ziyareti sırasında sarayın bahçesinde gezerken uzun boylu hafif balık etli ve mükemmel gözlere sahip bir kız görür kızın güzelliği hürremi o kadar etkiler ki Haseki Sultan uzun süre kendine gelemez hemen yanına çağırdığı kızın uzun yıllar önce İstanbul’dan yolladığı o kız olduğunu öğrenince çok sevinir. O andan itibaren Hürrem Sultan’ın aklında tek bir düşümce vardır bu kız mutlaka oğullarından biriyle evlenmelidir. Hürrem kızın geleceğinden o kadar emindir ki onun adını “Nurbanu” koyar yani tanrının ışığını saçan kraliçe.
Hürrem’in dediği olur Nurbanu Hürremin oğlu Şehzade Selim ile evlenir. Fakat Selim Nurbanu’yu ilk defa evlendikleri gün görmesine karşın ona büyük bir aşkla bağlanır. Selim’in Nurbanu için yazdığı şiirler divan edebiyatının en güzel eserleri arasında gösterilir. Selim’in nurbanu için dediği gibi ‘önümden geçip giderken ayağının bastığı yerler bir gül bahçesine dönüşüyor ve sana seslendiğimde bana baktığın zaman sanki zaman duruyor’. Bunu takip eden yıllarda olmayacak olur ve Selim’in tüm kardeşlerinin ölmesiyle Selim önce Kanuni’nin varisi sonra da Osmanlı imparatoru olur, Nurbanu da bir kraliçe. Sarı Selim’in hayatına ilerleyen yıllarda pek çok kadın girse de hiçbiri Nurbanu’nun Selim üzerindeki etkisini kıramaz. Selim ve Nurbanu’nun oğlu Murat, Selim’in ölümüyle Osmanlı padişahı olur ve Nurbanu hayatına valide sultan olarak devam ederken Hürrem’den sonra uzun yıllar Osmanlı imparatorluğunu kapı arkasından yönetir. Yaşlılığında oğlunun karısı Safiye Sultan ile haremde girdiği hakimiyet mücadelesiyle adından söz ettirir. Safiye Sultan’ın dediği gibi ‘Nurbanu’yu ilk defa kırklı yaşlarının ortasında görmüştüm ama ilerlemiş yaşına rağmen benim o ana ve bugüne kadar gördüğüm en güzel kadındı’.
Nurbanu Sultan 1587 yılında oğlunun saltanatı sırasında öldü. Cenazesi İstanbul Ayasofya Camii’nde II. Selim Türbesine gömüldü.